Küçükken her fuara gittiğimizde (evet İzmirliyim) yalvar yakar uçan balon aldırırdım annemlere...
Annem bin defa hayır derdi:
“Yine elinden kaçıracaksın, hayır! Almayacağım! Hayır! Balonuna sahip çıkabilecekmisin bu sefer bakalım? Tamam sus, bir seçim yap bakalım o zaman ya balon ya lunapark!” Eğitim aşkına bir çocuk her istediğine sahip olmamalı ya!
Ben ne yaptım? Her seferinde balonu seçtim, geçmiş deneyimlere dayanarak akıllanmayı, mantıklı düşünmeyi, “ileriye dönük yatırım yapmayı” (lunapark'taki pek çok fırsat) reddettim, çünkü o an onu istiyordum…!
Orda burda yazana göre aptallık, "aynı yanlışı, yine yanlış olacağını bile bile yapmaya devam etmektir" gibi bişiy ama bünyem bunu şiddetle reddediyor. Ne de olsa bildiğim bir tane ömrüm var, ona da "aptal" olarak gelmiş olmayı kabul etmemem bence gayet insani bir tepki. Burada kafa sallamayan şu an sayfayı kapatsın lütfen ya da yorum yapmasın. Zira bu yaştan sonra bir de bu gerçekle yaşayamıycam üzgünüm.
Hayatımın en zor seçimlerini o dönemler yaptığımı hatırlıyorum. O zaman da şimdiki gibi yol ayrımlarında yüreğimin peşinden koştum, şimdiki bilinçlilerin “mantık yolu” diye tarif ettiğini takip edemiyormuşum sanırım (aferim…?!?!)
Doğru olan neydi ki?
Aslında doğru olan lunaparkı seçmekti:
1- Çünkü senede sadece bir ya da iki sefer fuara gidiliyordu.
2- Bir kez lunaparkın kalabalığına dalmış olduğumuz için, oradan kendimizi kurtarıp çıkışı bulana kadar birden fazla oyuncağa binmek için anne-babayı ikna etmek kolay oluyordu.
3- Kalabalıkta kaybolmamam için babam beni omzuna alıyordu. Hem yorulup zaman kaybetmiyor hem de dünyayı boyumun 5 katı fazlasından görüp diğer tüm canlıların beni görebileceği şekilde onlara dil çıkarma şansım oluyordu.
Balon seçiminin yanlışlığıyla ilgili notlar:
1- Lunapark dışında her yerde baloncu görüp alınması için yalvarma şansım vardı.
2- Balon gerçekten de hareket alanımı daraltıyor, kudurabilmemi engelliyordu.
3- Balon, lunaparktaki oyuncakların üçte bir fiyatıydı, harçlık biriktirip alabilirdim ya da bayramları bekleyebilirdim.
4- Balonu kaçırmadan eve götürebildiğim nadir zamanların her seferinde şunlar oluyordu: süper balon kişisi ilk gün tavana kadar yükselebiliyorken, 2. gün tavan ile yer arasında havada bir yerde asılı kalıyor (en inanılmaz gün o gündür, hala da bana süper eğlenceli gelir, bişiy ya uçar ya uçmaz çünkü!), 3. gün ise buruşuk yuvarlağımsı bir şekil olarak yerlerde sürünüyordu - ki bu sürünen cismin aynısını pek çok kere Tansaş poşeti şişirip boyayarak (boyanınca da uçacağını sanarak) kendim de elde etmiştim. Boyanınca uçan birşey hala bulamadım ama inatla makyaj yapıyorum, belki bir gün... :)
Lunaparkı seçmenin avantajlarıyla ilgili şu an 22 slide’lık bir power point dosyası hazırlayabilecek durumdayım ama sanırım gerek olmayabilir. Hayatımda birini delice ikna etme çabalarımın %80'i böyle oldu (malum iş hayatı). Kırk yılın başı rahatım, kimi ikna etmem gerekiyor ki BEN’le ilgili benden başka? O zaman niye blog açtın diye sinsi ama samimi bir soru yükseldi beynimden hatta bir de 100 yıllık günlüklerine devam etsene salak diye bağırıyor şu an ama susar birazdan:)
Bu anlık mutlulukları içeren aptalca seçimimi çocukluğuma mı vermeliyim yoksa karakterime mi bilmiyorum (yoksa Murathan Mungan’ın “Yüksek Topuklar”ı gibi, karakter gerçekten o kadar küçük yaşta mı vurduruyor yumruğu masaya yaa?)
Bu seçimin güzelliğini kısa süreli de olsa deli bir neşe patlamasıyla yaşayabiliyordum. Hayat oydu benim için, hayatın o anlık olduğunun daha o yaştan farkındaymışım. Ya o ilk seçimi yapmaya mecbur bırakıldığım ilk günden beri 25 senedir peşimi bırakmamış olan “maalesef… ama iyi ki... ama tüh… ama iyi olmuş yaaa” gibi karar sonrası sorgulamalarımın çelişkisi...(Devrik cümleler niye artistiktir? Yüklemle falan bağlantı kurana kadar insan şiirden romandan soğuyor bazen ama neyse ben de eksik kalmıyim aman diyim)
En sonunda balonumu elimden kaçırıp ardından hüngür hüngür ağlayarak bakarken, o, bazen sarı, bazen mor, bazen mavi, bazen kırmızı olarak mavi gökyüzünde yükselip en son siyah bir nokta haline gelirdi. Çok şaşırırdım; her seferinde farklı renk balon almamıza rağmen hepsi de gökyüzünde kaybolmadan önce aynı siyah nokta şeklini alırdı. Hayatımdan çıkan/çıkardığım pek çok kişi/ yer vs. için de sanırım beynimde son olarak aynı siyah nokta görüntüsü kalıyor o balonlar yüzünden!
Şu aralar randevu alınması pek moda olan psikologlar/yaşam koçları bana mürekkep şekilleri gösterip yorumumu dinlese... Ya da dur dur, en iyisi resim çizdirse “Yanlış seçimler” sonucu oluşan hayal kırıklıklarımın, verdikleri fon üzerinde sadece siyah minik bir noktadan ibaret olmasının ne anlama geldiğini açıklayabilir mı mi mu mü acaba… Yapabilen olursa tüm servetimi (Ege’de bir zeytin bahçesi) ayaklarının altına sermeye hazırım.
Hayatımın tüm dönüm noktalarında ya da büyük bir karar almam gereken aşamalarında aklıma gelen bir şekildir o siyah küçük nokta.
Tabii ki çocukken yapılan seçimlerle 30 yaş seçimleri arasında feci boğaz yakan farklar var.
Küçükken "büyük" ve riskli bir seçim sonrası yaşanılan hayal kırıklığında aynen şöyle bir sahne gerçekleşiyor:
İlk tepki olarak ağlarken dönüp anne-baba yüzüne bakılır, baskın olan karakterle göz göze gelinir (benim durumumda anne).
Ben ve annemin bin bir uyarısına karşılık yine de elimden kaçırdığım, biraz sonra siyah bir nokta halini alacağını yaşım kadar az, yaşım kadar çok bildiğim uçan balonum, ağlıyorum, tepiniyorum, zamanı geri almak istiyorum…
Tanrısal güç olan Anne’nin uyarılarına rağmen elden kaçırılan o uçan balon yüzünden çocukken insana çok koyan o uzak bakışını atar sana Anne, “ben demiştim…!” der. Hayatlarıyla ilgili benimle bir şeyler paylaşan ve karşılığnda kendime bir tanesini bile uygulamayı beceremediğim kırkbin "muhteşem" tavsiyemi paylaştığım dostlarıma asla kurmadığım bir cümle: "ben demiştim". Söyleyenin ego manyaklığını tatmin etmekten başka bir boka yaramayan canavarca bir cümledir kendisi... Bir yaz gecesi insanın her yerini soktuğu yetmiyormuş gibi kulağından da vız vız zorla girmeye çalışıp onu uyandıran; muhtemelen akdeniz bölgesinde bir yerdeki bu talihsiz insanı sıcak cehennemiyle uykusuzluğa terketmeyi başaran ve asla duvara yapıştırılamadan kanlı ve tatminkar bir şekilde odayı terkeden o sivrisinekten bin kat sinir edici bir söz dizisidir. Genelde en ihtiyacınız olmayan zamanda duyarsınız. Yine de canım annemi tenzih ediyorum, zira o bunları söylediğinde benden 5 yaş küçük ama 5 kat sorumluluk sahibi bir ulu kişiymiş.
Neyse, sahnemize dönelim, mızmızlanan bir çocuk ve mutsuz geçen 1 saatten sonra Anne, miniğin, seçimleri konusunda yeterince ders almış olduğuna kanaat getirir; miniği kucağına alır; sıcacık öper ve der ki, “üzülme, bir sonraki sefer yine alırız...”
İyi de bir dahaki sefere daha çok var!!!
Aslında buraya kadar olanı birisi başarıyla yorumlamış, hem de 50 sene kadar önce:
İNSANLAR
Her zaman,
fakat,
Bilhassa beni sevmediğini anladığım zamanlarda
Görmek isterim seni de,
Annemin kucağından seyrettiğim insanlar gibi,
Küçüklüğümde...
Orhan Baba (Veli olan)
Şimdi bazen hayat öyle bi bakış atıyor ki anneninkini aratmıyor, bu yaşında bile korkabiliyorsun...
Çünkü biliyosun ki artık kendine o bakışı atman gereken bir tek sensin, senin hataların için pişman olamaz kimse senin kadar, kimse senin kadar bilemez artık çünkü…
Kendini kendi uçan balonunla birlikte diğer kaçan tüm balonlardan sorumlu tutmaya başlarsın...
Minicik olursun bazen, dersin ki “rüyalarım gerçek olsun”.
Ya da yer yarılsın azıcık kaybolayım, yoruluyorum… Annenin “hayatta kolay olan hiçbir şey yoktur” deyişi gelir aklına…
Nerde yok Anne yaa! Var işte aslında! Sen bulamamış olabilirsin… Kolay olanı aramıyorum ki ben yanlış bir deyim aslında bence “kolay”, ama SENİN deyiminle “kolay geleni” arıyorum bana “kolay” gelecek, karakterime/varlığıma uyum sağlayacak bir şeyler/kişiler/işler/evler/eşyalar/kıyafetler/iklimler vardır dünyada mutlaka…!
Sadece ben bulamadım…
Ama yine de mutluyum; bazı şeylere sen “tutunma kızım” desen de arıyor olmak güzel. Bir de duyabilmek, görebilmek, yürüyebilmek çok güzel!
Neyse, son balon kaçırışımdan beri 25 sene geçmiş.
Şu an oturduğum koltuktan yükselip kendime baktığımda, belirli seçimlerin sonucunda balonunu elinden kaçırmış minik Zeyno’dan pek de farklı göremiyorum kimi durumlarda kendimi. Ama hayat o kadar kısa ki belki de bu yüzden insanların “büyüme” diye adlandırdığı şeyi reddediyorum. "Büyümüş" arkadaşlarla görüştüğümüzde onları küçükken gittiğim misafir evlerindeki amca-teyzelerden ayıramıyorum çoğu zaman. Aman da ne kadar büyümüş deyip yanağım sıkılsın, sonra da evdeki diğer çocuk kimse, onunla birlikte "hadi siz oynayın" diye diğer odaya gönderildikten sonra o rahatsızlık verici ilk beş dakikayı yaşayıp sonra da odanın altını üstüne getireceğimiz zaman gelsin diye bekliyorum ama olmuyor. Belki de bu, psikolojide okuyup durduğumuz on bin çeşit savunma mekanizmasından biridir bilemiyorum gari.
Ama hayat kısa, büyümek denen şey artık eğlenmemekse ben bunu reddediyorum. Bunu reddederek hayatı uzatabileceğimi mi sanıyorum yoksa yüzümdeki çizgilerin çoğalması doğrultusunda tutku ve "eğlence" içeren tüm mutlu şeylerin azalmasını mı geciktirmeye çalışıyorum bilmiyorum. Utanmamayı özlüyorum. Hiperaktif ve uğraş gerektiren çocukluğumda ailem bir kere bile utanmadı benden hep benimle gurur duydular. Erken gençliğimde o kafa karmaşıklığına rağmen birbirimize sarmaşık gibi dolandığımız o arkadaşlarım hep güzel taraflarımı sevdiler ve hatırladılar. Bu sebepen utanılmamayı da özlüyorum belki daha çok... Ne bu ciddiyet kardeşim??? Herkes almış başını bir ciddiyettir gidiyor, önceden yazılı replikler tekrarlanıyor, mimikler uygun yerlerde taklit ediliyor ne yapıyorsunuz yahu!
Arada bir aklınıza gelen ilk saçma ama samimi şeyi söyleyin, kim ne düşünür ne derler demeden komik olmayacağından şüphe de etseniz bir şaka yapın allah için! Nereye gidiyorsunuz arkadaşım nedir bu kasılmışlık hepiniz evinizde zort zort osuruyor hatta yeri gelince kaka bile yapıyorsunuz o kadar da süper değil kimse gözüktüğü kadar hein?
Büyümekle ilgili bu kafaya takmışlık sonrasında en iyisini dilim bilir dedim en sonunda sözlüğe baktım yetişkin kişi neymiş diye, bak ne diyor:
Yetişkin:
1. yetişmiş, olgunlaşmış.
2 . evlenme çağına gelmiş (kız): "Hem de yetişkin, yosma bir kadın beni erkek yerine koymuştu."- N. Cumalı.
3 . ruh bilimi Beden, ruh ve duygu bakımlarından olgunluğa erişmiş olan(kimse).
4 . ruh bilimi Gelişimin herhangi bir yönünde veya tümünde duraklama düzeyine erişmiş olan.
5 . isim Kanunların belirttiği belli bir yaşı aşmış, toplumsal sorumluluklarını bilme durumunda olan genç.
Ayrıca kucağımda ağlayan bir minik olsa ona hayat dersi vermeye hazır değilim sanırım.
Maddi olarak mı?
Manevi olarak mı?
Onu da bilemiyorum şu an.
Benim bir miniğim vardı (10 yaş küçük kardeş), kendim büyüyemeden onu büyüttüm.
Mariana çukurundan daha derin, duyarlı ve kendine değer veren bir insan yaptım, öyle ki artık bazen hayat dersini artık ondan alıyorum, zevkle…
Şu görünen koşullar altında “yetişkin” denilen varlıkla uzaktan yakından alakam yok.
Yoksa bu kadar bilmişlikle var mı?
Dedemi çok severdim, ama öldüğünde ağlayamadım. Onu kaybettikten 3 hafta sonra bir gün okulda edebiyat dersinde işlenen şiirle geldi beklediğim gözyaşlarım.
Çok sevdiğim dedem bana hep masal anlatırdı, bu şiir de benim ona armağanım olsun
Son Türkü
Kaybolmak üzere suya düşen bilezik
Bak, bütün kırışıklıklar silindi sudan
Son saatimde mi uyandım uykudan
Neden boş geçen yıllardan içim ezik
Durdu beni ölüme götüren kervan
Eski bir şarkı söyleniyor rüzgarda
Duydum ki sevmeyi bilen dudaklarda
Benim ilahilerim hala okunan
Sevgilim...Ellerime dokunaraktan...
Beni çağıran bir eda var sesinde
Bu muydu insanlara son nefesinde
Görüneceğinden bahsedilen şeytan?
Sular çekilmeye başladı köklerde
Isınmaz mı acaba ellerimdeki kan
Ah! Ne olur bütün güneş batmadan
Bir türkü daha söyleyeyim bu yerde
Orhan Baba (Veli olan)
Yaşamında mutlu anlar yakalamayı geciktirip yaşam biterken de pişman oluveren bir kişi olsa, duygularını ifade edebilecek daha vurucu bir kapanış monoloğu düşünemiyorum.
Kılım hayata şu aralar, küçük Emrah bakışlı kaşlar yetiştirdim gözümün üzerinde hiç huyum olmamasına rağmen ama çok yakında o kaşları bir cımbızla tek tek yolacağım!
Önemli not: Uçan bişiy aldığınızda çocuğunuzdan ağır değilse iple bileğine bağlayın.
Önemli not 2: Ama siz yine de en iyisi evde bunu denemeyin. Ya da önce ailenize sorun. (Ex-oyuncaksatıcısından paranoya örneği)
İtiraf edeyim ilk defa bir blog yazısını sonuna kadar okudum ,çok da keyif alarak ,aklını öpeyim senin :)
YanıtlaSilcanım seni çok seviyorum ben:))
YanıtlaSilişte budur!! harika bi yazı.
YanıtlaSilyaşam da uçan balonlar gibidir. Bi bakmışşın elinden uçup gidivermiş..Bence en kıymetli hazinen o çocuk yüreğin sıkıca tut uçup gitmesin.....
Bu da Damlam'ın lise sonda yazdığı bir yazısıymış, bununla harika gider dedik ablasıcicisi'ne yazdık :)
YanıtlaSilOKYANUSUN KAN KIRMIZI LEKESİ MÜKEMMEL BEBEK
Ben hiç doğmadım aslında...
Yaşadıklarının bir an bile farkına varmadan onlara verilen rolü sürdürüyorlar; insanlar; özellikle de yetişkin olanları.
Alışageldik aksiyonları ve bilinçaltlarına ezberletilmiş her şeyleriyle birlikte koca dağların tepelerinden kar taneleri gibi eriyip sulara karışmayı bekliyorlar. Sımsıkı örtülmüş perdeleri aralamayı denemektense kendi daracık odalarında yaratıcılıktan uzak dünyalarını kurmayı reddediyorlar. İşte ben onların hayal ettiği kusursuz çocuklarıyım ve hiç doğmadım.
Bebekliğimde gece yarısı ağlayarak annemin uykusunu hiç bölmedim. Ne şeker istedim ne lastik top. Ardı arkası kesilmez saçma sapan sorularla etrafın canını sıkmadım. Çünkü ben, onların istedikleri bebek, imkansız cevaplardayım; güneşin karanlığında, emeksiz alın terindeyim.
Üstümü başımı hiç toprak kir yapmadım ben. Kırık not aldığım olmadı. Kimseye saygısızlık yapmadım. Okulu asmadım arkadaşlarımla, incir çekirdeğini doldurmayacak konularda kimseyle inatlaşmadım şimdiye dek. Ergenliğe girmedim.
Hiç var olmadım ki birisinin üzüntüsüne neden olayım.
Aslında ben hiç doğmadım.
O çok pahalı sarı fırfırlı eteklerden giymiyorum. Karnıbahardı kerevizdi yemek ayırmıyorum. Teyzelerin sıkmaktan kızarttığı yanaklarıma hiç utançtan al basmadı. Asla yanlış yapmadım.
Çünkü ben yıldızsız gökyüzündeyimdir belki, mavi okyanuslardaki kan kırmızı lekeyim ya da...
Zaten aslında ben hiç doğamazdım.