23 Eylül 2013 Pazartesi

O kadınla en mutlu sabahlardan biri


“Bu havada uçuşanlar ne ki?  Yoksa müzik notası mı bunlar? Ne güzel bir melodi bu! Rüyamda mı görüyorum yoksa kulağımda mı duyuyorum?” 

"Rüyamda görseydim yine de kulağımda duyardım ki zaten" diye düşünürken birden gözlerini açtı.

“Bu ne saçmalık, kesin rüyaymış o” diye düşündü. Az önce uçuşan renkli notaların yerinde, tam karşısında açık kalmış perdenin kenarından cama vuran yağmur damlalarını gördü. Sağ yanına dönüp baktı. O da uyanmıştı. Göz göze gelip mahmur mahmur gülüştüler, aynı anda sırt üstü dönüp gerindiler. Birbirlerine bakıp yeniden güldüler, neye güldüklerini bilmeden. O anda beriki, aniden elini uzatıp başucundaki sehpadan el aynasını alıp yüzüne yasladı.

“Gözlerimin çevresi yine mor! Gözeneklerim mi var benim? Yine böyle uyandım bu sabah!” diye şikayet edip söylenerek yataktan kalktı ve banyoya seğirtti.

Kaldıkları öğrenci evindeki mütevazi eşyalar arasında hemen göze batan dev müzik aletinin teknolojisine inanamayarak saat alarmını en sevdikleri şarkıya kurup, mutlu mutlu uyanmışlardı oysaki. Yataktaki, gidenin ardından saşkın şaşkın baktı. Pijamasına sıkışmış nefis bir popo, öfkeyle uzaklaşmaktaydı.

"Benim öyle popom olsaydı hiç şikayet etmezdim, gözleri de söylediği gibi mor değil ayrıca" diye düşündü öteki. Daha önce farkına varmamıştı hiç, şu uyandığı an ondan duymadan önce. Hatta, “Sabah nasıl da makyajlı gibi uyanıyor, göz kapaklarında yaşanmışlık gölgeleri var, ne gizemli, ne güzel!” diye düşünmüştü hep. Yatakta iyice yayılıp, yorganın dışında kalmış kafasının minicik bölümüyle “Dostluk falan, o yazılan çizilen sevgiler aynı böyle bir şeyler herhalde” diye düşündü hayatında ilk defa. "Güzelliğini kendi göremiyor, az kişi biliyor onu, bir tek ben görüyorum belki de!"

Kendini ayrıcalıklı hissedip gülümseyerek, yatakta yayılmaya devam etti. Ona, onu anlatmaya aklının bir köşesine yazdı. Ne zaman, nasıl anlatırdı bilemiyordu ama kendine neler kattığını biliyordu. Biliyor muydu? Mutlaka biliyordu. O, her şeyi bilirdi kendince. Yattığı yerde kafası birden ağırlaştı. Yeni uyanmıştı halbuki. Tuhaf bir ağırlıktı bu, hafif bir ağırlık. O an, tepesi üşüyen bu kafasının bir ömür boyu aynı hafif ağırlıkta kalmasını diledi. Olmayacağını biliyordu elbette. Yine de bunu dileyerek, bir süre yatmaya devam etti. En azından her şeyi bildiğini biliyordu.

Yorganın minicik aralığından odaya açılan delikte gözüne akşamdan kalan masa çarptı. El emeğiyle hazırlanmış mezelerden kalanlar, ekmek artıkları, boş rakı bardakları, erimiş mumlar, karman çorman not kağıtları, kararmış bir tütsü kabı ve tulum peyniri. Tulum peyniri? Tulum peyniri! Akşamdan niye dolaba koymamışlardı ki kalanları sanki? Zenginler gibi masayı öylece bırakıp yatmışlardı. Üzüldü. Hızlıca yorganı sıyırıp ayaklandı. Salonun ortasında duran masaya gitti ve peyniri kokladı: Yenilebilir.

Masadaki ekmek artıklarından görüntüsü düzgün olanları toparladı ve elindeki peynir kabıyla mutfağa gitti. Çayı koydu. Temiz kalmış son tavaya ekmek ve peynirleri dizdi. Ekmekler kızarıp peynirler hafifçe eriyince de hepsini üst üste koyup masaya götürdü. Masada akşamdan kalanları toplayıp mutfağa getirdi ve o anda banyodan gelen su sesini duydu. Telaşlandı. Sabahları şımartılmaya bayılırdı o banyodaki... Buzdolabından aceleyle iki domates aldı ve buruşmuş tek bir salatalığı bulup çıkardı. Hepsini hızlıca yıkayıp doğradı, üzerine zeytin yağı döküp kekik ekledi. Bu evde hiç bir şey kalmasa bile zeytinyağı, güzel domates ve kekik illa ki olurdu zaten.

Elinde tabakla giderken onunla koridorda karşılaştılar.

“Seninki gelmedi mi daha?”

“Geldi geldi, sabaha karşı geldi. İçeri yattı, çok yorgun”

“İyi , iyi. Gel kahvaltı hazırladım sana, sonra çıkarız”

Beriki şımardı: “Yaa, ama gerçekten mi? Benim için mi?"

Sarılıp öpüştüler.

Sarılırken elindeki tabaktan yere zeytinyağı damladı ama çaktırmadı. Beriki hafiften titizdi çünkü.

"Ne yapsak? Hemen yiyip çıkalım, bence. Yoksa yetişemeyiz."

“Ama çok yağmur yağıyor?”

“Ne yapalım? Gitmesek mi yine bugün? Gel bir şeyler yiyelim de sonra bakarız.”

“Yiyelim! Hadi 3 saat kahvaltı yapalım mı?”

“Hadi yapalım mı? O zaman o domatesli biberli şeyden de yapalım mı?"

"Yapalım mı? Yoğurt var, semizotu da var! Ekmek bandırırız akşama kadar acıktıkça, kalanlar da meze olur yine bize bu gece!”

“Tamam, bugün de evdeyiz anlaşıldı...”

"Evde miyiz?"

"Ama bizimkiler beni merak eder, bir aramam lazım"

"Sizinkiler taşınmadı mı?"

"Taşındılar?"

"Sana sordular mı taşınırken? Gitsen evi bulabilecek misin sanki? Eşyaların nerede? Evde bir yerin var mı ki?"

"Sormadılar. Bulurum sanki. Var gibi ama yok gibi de..."

"O halde evde miyiz?"

"Evdeyiz..."

Öteki en mutlu sabahlarından birini geçirdi.

Beriki o sabahı hatırlar mı, bilinmez.

Sevdiklerimizle ortak bir hafızamızın olmaması çok fena bence.

Hepimiz iyi kötü bir şeyler hatırlıyoruz da, hatırladıklarımız o anıları paylaştığımız insanlarla aynı şeyler mi bakalım? Onlara soralım bence. Hatırlayalım, onlara hatırlatalım, onlar da bize hatırlatsınlar.

Hatırlama günleri, geceleri yapalım.

Öteki, gerçekleşmeyeceğini bildiği bir şey daha düşünmüştü, t
am tamına 9 sene 10 ay sonra, aynı sabah...








Hiç yorum yok:

Yorum Gönder