27 Ağustos 2013 Salı

Öteki Düşünceler

“Engin’cim, şu klimayı biraz kısabilir miyiz lütfen?”

Pelin Hanım, yaşıtlarına kıyasla güzel bir fiziğe sahip, son derece bakımlı ve alımlı bir kadındı. Kırk yaşlarında olmasına rağmen en az on beş sene daha otuzundan bir gün fazla göstermemeye kararlı bir görünümü vardı. Kurumsal bir şirketin üst düzey yöneticileri arasındaydı. Küçük yaşlardan itibaren planlamaya başladığı hayat hedeflerinin birer birer gerçekleşmesi için titizlikle çalışmış, didinmiş ve sonunda hayal ettiği her şeye sahip olmuştu. Hakkıydı da! Gıpta edilecek lüks bir evi, kendisi gibi üst düzey yönetici bir kocası ve daha şimdiden okulundaki başarılarıyla ön plana çıkmaya başlamış olan dört yaşında bir kızı vardı.

Elindeki tablet bilgisayarının sesli işaretiyle, kızının devam ettiği özel okuldaki danışmandan gelen aylık bilgilendirme postasını gördü. Postayı okumaya başlamışken daha baştan çatılan kaşları, saniyeler içerisinde yavaş yavaş birbirinden ayrılıp yüzünde ait oldukları yere döndü. Dudaklarının kenarı gülümseyecekmiş gibi hafifçe titredi ama gülümsemedi. Kendinden bile başarılı olacaktı kızı, buna emindi. Daha kucağına alıp emzirdiği ilk an onu denemişti: “Bakalım zeki mi? Uyanık mı? Bakalım ilk hedefini bulabilecek mi?” diye uzun süre beklemişti. Hayatında daha hiçbir şey yememiş olduğu için haklı olarak iyice acıkmış olan bebek, birkaç saat bocalayıp bolca ağladıktan sonra minik burnuyla sanki havayı koklamıştı ve sonradan yardımsız bir şekilde eliyle koyduğu gibi memeyi bulup ona yapışmıştı. Bu duruma en çok da bebeğin açlığını kendisinin de hissettiğini iddia eden ve neredeyse ağlamak üzere olan babaanne sevinmişti. Ayy iyi ki de bayılmamıştı o kadın orada! O kadın, o başarılı ve hayat hırsı olan oğlanı (kocası) nasıl doğurmuş, bir türlü anlayamamıştı hiç zaten. Of aman, aman neyse... Çok başarılı olacaktı Derinsu, çok! Derinsu’dan beklentileri çok yüksekti. Her ortamda önce havayı koklayabilmek ve ona göre konumlanmak en önemli şeydi zaten! Derinsu, bunu doğduğu gün başarmıştı. Hayat bundan ibaretti zaten! Bravo Derinsu!

Pelin Hanım, kocası ve kızıyla birlikte şehre yakın ama metropol koşuşturmacasından kendini soyutlamayı başarmış elit bir semtte yaşıyordu. Mutluydu. Mutluydu? Mutlu sayılırdı... Elbette kafasını kurcalayan şeyler vardı ama hangi insanda olmazdı ki bunlar?

Pelin Hanım, az önce zamansızca aklını meşgul eden belirli düşüncelerden uzaklaşmak için kafasını hafifçe salladı ve eliyle sinek kovar gibi bir hareket yaptı.

“Engin’cim, klima dedim...”

Engin, pantolonunun cebinde titreşen telefonunu saklamaya çalışarak, panikle yerinden doğruldu. Arkasındaki içki büfesinden uzanıp klima kumandasını aldı ve tuşlara dokundu.  Bir süre bekledikten sonra tedirgin bir ifadeyle toplantı odasında oturanlara döndü.

“Böyle iyi mi Pelin? Biraz kısıp yönünü değiştirdim?”

“İyi, iyi. Bir an önce başlayalım da bitsin. Bu hafta çok işimiz var. Nedense hiç kimsede o enerjiyi de göremiyorum...”

Odada bulunanlardan bazıları yerlerinde rahatsız rahatsız kıpırdadılar. Gergin bir sessizlik çöktü.
“Saat 8’de pilates dersim var, iki haftadır ekiyorum Bora’cığımı! Ama bugün yetişmem lazım! Yoksa Bora kıyar bana bu sefer valla. Hahhahhahhayy!”

Pelin Hanım, zekası, profesyonelliği, pozitif enerjisi ve en beklenmedik zamanlarda attığı çınlayan kahkahalarıyla bilinirdi. Odadakilerden birkaçı, Pelin Hanım’ın kahkahası sonrasında birbirlerine bakıp kendi gülmelerini bastırmaya çalıştı. Durumun farkında olan Pelin Hanım, koruduğuna bir kez daha emin olduğu imajından memnun bir şekilde gülümsedi ve tiz sesiyle yeniden odayı çınlattı:

“Ee Nuray’cığım? N’aptın bakalım bu hafta? Senden başlayalım, çabucak çabucak geçelim mi teker teker? Lütfen diyeceğim...”

Nuray, saniye geçmeden arı vızıltısını andıran sesiyle elindeki notlarını tek düze bir şekilde okumaya başladı. Nuray notlarını okumaya başladığı zaman, bir toplantı en az 15 dakika uzardı zaten... O konuşmaya başladığı anda birkaç kişi birden otomatikman esnedi. Nuray, uzun süre önündeki notları okumayı sürdürdü. Nihayet bitirdiğinde, küçük bir sessizlik oldu. Haftayı özetleyen bu uzun konuşma için yapacak bir yorum bulamayan Pelin, güçlükle yerinden doğruldu. Saat 8’deki pilates randevusuna ayırması gereken enerjinin yarısını masaya, Nuray’ın önüne bırakmış gibi bir hali vardı. Anlık bir duraksamadan sonra, sağ tarafına doğru döndü ve sordu:

“Evet? Neyi bekliyoruz anlamadım ki... Geçelim mi? Engin?”

Engin, Nuray’ın okumasının bittiğini fark edememişti. Masanın altında elinde tuttuğu telefonuyla meşguldü. Kendi ismini duyunca irkildi, ani bir refleksle telefonunu cebine sokup doğruldu:

“Efendim? Efendim, Pelin”

“Hayatım, hızlı geçelim diyorum, herkes anlatsın işte çabucak çabucak! Bakıyorum da haftasonu moduna girilmiş çoktan, belli!”

Engin, gücenerek duraksadı. Etrafına baktı. Herkes beklentiyle ona doğru bakıyordu. Hafifçe kızardı. Bu huyundan nefret ediyordu işte. Neden üzerinde bir çift gözden fazlasını  hissedince hemen kıpkırmızı oluyordu ki? Söyleyeceklerini unuttu. Elini hala titreyen pantolon cebinin üzerine koydu, yalan söyledi:
“Müşteri arıyor 10 dakikadır, açmıyorum ama buna bakmam lazım artık. Hemen dönerim, başkasıyla devam edelim mi ben gelene kadar?”

Ebru, aniden açılan kapının sesiyle yerinden sıçradı. Toplantı odasından gelen klimanın serinliği yüzüne çarptı.
Engin, elinde telefonuyla aceleyle odadan çıktı. Sağa dönüp koridor boyunca hızla ilerledi ve az ötedeki kahve makinesinin yanındaki gölgeye çekildi.

“Ne? Nee? Neee? Ne var Selin ne? Toplantıdayım diyorum, neden ısrarla arıyorsun? Yarım saat sonra çıkıyorum dedim sana değil mi? Nedir bu kadar acil olan? Yeter artık dakika başı aramandan sıkıldım! Çalışamıyorum diyorum sana. Ne? Tavuk yap. Olur, olur. Bunu sormak için mi aradın?”

Ebru, yerinden kalkıp, açık kalan kapıyı kapatmaya yeltendi. Bir yandan da Engin’in telefon konuşmasına kulak kabartmıştı. Bir insanın fısıltıyla bağırabilmesinin tek örneğiydi Engin. Sık sık onun benzer telefon konuşmalarına şahit olmuştu ama yine de hayret etti. Sonunda kapıya ulaştı , kapı koluna uzandı ve kapatmadan önce de başını aralıktan sokup sordu:

“Bir şey ister misiniz Pelin, daha önce soramadım ama? Aç mısınız, millet? Ya da bir şey içer misiniz?”

“Yok yok canım, acelemiz var zaten, çok teşekkür. Kapıyı da kapatabilirsen...”

Ebru kapıyı yavaşça kapatıp yerine döndü. Önündeki ekrana dönük bir şekilde oturdu. Kulağı az ötedeki Engin’in telefon konuşmasındaydı yine...

“Alamam canım, kusura bakma. Buradan hava alanına gitmem en az 2 saat sürer, tam iş çıkış saatine denk geliyor! E, önceden haber verselerdi o zaman? Burası İstanbul, oradaki gibi yürümüyor işler, bir tek sizinkiler anlayamadı! Neyse tamam, toplantı bitince ararım ben seni. Tamam. Bakarız dedim ya! İyi hadi. Tamam dedim! Tamam. Tamam! Ben de öptüm...”

Engin, telefon konuşması bitmesine rağmen geri dönmeyince, Ebru onun bulunduğu karanlık tarafa doğru baktı. Birkaç saniye sonra da, kahve makinesinin sesini duydu. Az sonra Engin, köşedeki gölgelerin içinden çıktı. Elinde 2 bardak tutuyordu. Masaya kadar gelip bardaklardan birini Ebru’nun önüne bıraktı. Gerindi, derin bir nefes alıp, ofladı. Sonra da cebinden çıkardığı mendiliyle uzun uzun gözlüklerini temizleyip yeniden gözüne taktı. Dünyayı ilk kez görüyormuş gibi gözlerini kırpıştırdı Engin. Ebru seviyordu onun bu hallerini. Hep aynıydı Engin. Tuhaf bir huzur duyuyordu onun bir sonraki hareketinin ne olacağını biliyor olmaktan. “Şimdi ellerini cebine sokup bana hal hatır soracak” dedi Ebru içinden.

Engin baş parmaklarını yan ceplerine taktı ve dönüp Ebru’ya baktı.

“Eee? N’aber Ebru’cum?”

Ebru içinden gülümsedi. Bayılırdı haklı çıkmaya! Çok da iyi kahve falı bakardı zaten. İç görüsü de vardı yedi sülalesinden.

“E iyi Engin’cim, senden ne haber?

“İyi, iyi. Çok da iyi değil aslında. Off neyse ya, boşver!”

“Aa söyle ya, merak ettirdin şimdi. N’oldu ki? Kötü bir haber almadın inşallah telefonda?”

“Yok, yok yaa, almadım da... İşte, öyle canım sıkıldı birden...”

“Hmm...”

Sessizlik.

Bir süre birbirlerine baktılar.

Bitiyordu şu kızın yeşil gözlerine, etli dudaklarına. Fiziği de fena sayılmazdı. 3-5 kilo daha zayıf olsaydı, tamdı. Bir de saçlarını doğal renginde bıraksa... Ne vardı şu sarı boyalarda anlamıyordu zaten, yapay yapay...
Birden aklına çılgınca bir fikir geldi. Toplantıya dönmeyecekti. Baldızıyla yeğenini de hava alanından almayacaktı, yetişemezdi ki zaten bu saatte! Ebru’yu da alıp sahildeki balıkçıya gidecekti. Mis gibi balık kokuyordu burnuna ne zamandır, akşamları mekanın önünden geçerken. Her seferinde içi gidiyordu. Pervasız gençlik günleri geliyordu aklına. Ne tuhaf! Konyalıydı o... Gençliğinde denizli balıklı bir anısı olmamıştı ki hiç?


Çok da çılgın bir fikir değildi aslında. Toplantıya dönmediği için işten atılacak değildi ya! Şu an sadece Ebru’yu kolundan tutup çıkacaktı buradan.  15 dakika sonra sahildeki o balıkçıya varacaklardı. Kimseye anlatamadıklarını anlatacaktı ona. Anlatacağı derdi var mıydı ki? Ya da derdi neydi? Onu bile bilmiyordu. Karşılıklı birer duble rakı içmek istemişti işte Ebru’yla. Nedensiz... Birlikte kafayı bulacaklardı. Sahilin ilerisindeki balıkçı barınağına doğru yürüyecek, orada sabahlayacak ve güneşin doğuşunu izleyeceklerdi. Hiç kötü bir niyeti yoktu. Sadece onu tanımayan ama onunla ilgilenen, söylediklerini ilgi çekici bulacak, onu duymak isteyecek birisine ihtiyacı vardı. Sabah kuş gibi hafiflemiş olarak, eve kadar yürüyecekti. Evi karşı taraftaydı ama olsun, yürürdü ki, ne olacak... Ne olurdu kimseye hesap vermeden gönlünce bir gün geçirebilseydi! Ama sabah eve gittiğinde karısı hesap sorardı, orası kesindi. Nasıl anlatacaktı ki ona? Bütün gece içip, güzel bir kıza içlerini döküp eve döndüğünü mü söyleyecekti? Söyleyemezdi ki... Kiminle birlikte yemek yediğini söyleyecekti peki? En naif duygularıyla birini güzel bulduğunu söylemesi bile çok büyük problem olurdu zaten. Dürüst olma şansı artık yoktu. Ben bu kadınla evlenirim diye düşündüğü anda, o dürüst söylemlerin sonsuza kadar elinden alınmış olduğunu fark etmişti zaten. Hayret! O kadar da öngörü sahibi bir insan değildi halbuki... Önemli değil, istiyordu karısını. Aynı evi paylaşmak, sabah birlikte uyanmak istiyordu onunla. E bu da yeterdi değil mi? Umursamamıştı.

Karısı dünyanın en düz, en yalansız insanıydı. Kafasının içinde dürüstlük nedir, onu düşündü bir an. Beyni patlayacak gibi oldu. Şu an, toplantıya girmesi gereken zamanda bunları düşündüğüne inanamıyordu. Hep onu didikleyen karısı yüzündendi zaten!

Durdu.

Karşısında saçlarıyla uğraşıp duran, uğraştıkça da sanki daha çekici görünen kıza baktı.
“Neyse, en kötü gidip sahilde birer bira içeriz Ebru’yla, davet etsem mi ki?” diye düşündü. Karısının çok hassas bir burnu vardı. “Toplantı geç bitti” dese inanmazdı ki ona! Ya da en kötüsü, inanırdı belki de inanmak isterdi. O an, karısının inanmayacağından korkmadı Engin. İnanmak istemesinden, umurunda olmamasından korktu.

Aman canım! Karısı bu kadından çok daha zayıftı zaten, hem karısını çok seviyordu ki o. Eskiden beri biraz sıkılıyordu muhabbetinden, ama olsun. “Muhabbet, eğlence istersem, arkadaşlarımla buluşurum” diye düşünmüştü zaten. Çok fazla ortak noktaları olmasa da, bakımlı, titiz ve kolunda gururla gezdirebileceği bir eşti o. Seks de fena değil sayılırdı hani, özellikle de bir kaç ayda bir karısı modunda olduğunda. Ona sahip olmakla çok şanslıydı aslında. Hem de iki hafta sonra, yıllık ikramiyesiyle parasını çoktan ödemiş olduğu  bir uzak doğu seyahatleri vardı. Bu gece canı sıkıldı diye her şeyi riske atmaya değer miydi? Tabii ki hayır... Hem karısı kumsalda uzun saatler boyunca güneşlenirken o mutlu masajlardan birine kaçabilseydi, tamamdı zaten.

Engin, Ebru’ya bakmayı bıraktı. Gözlerini ondan kaçırdı. Ebru’nun tam arkasındaki büyük camdan Boğaziçi Köprüsü'nün ışıklarına baktı.

Ebru, uzun süre bakıştıktan sonra aniden kendisinden gözlerini kaçıran bu adamın gözlerine olmasa da, gözlüklerine bakmaya devam etti. O gözlüklerden kendi yansımasını hala görebiliyordu. O yansımada saçlarıyla oynamayı sürdürdü.

Hiç sormamıştı ama Engin 35-36 yaşlarında olmalıydı en fazla. Şirkette ona “günaydın!”, “iyi akşamlar!” ve “nasılsın?” diyen nadir insanlardandı. Ebru’nun hayalindeki adam değildi Engin. Kısa boyluydu, omuzları dardı. Saçlarının tepesi hafiften açılmaya başlamıştı. Ama samimi, dürüst bir havası vardı. Asla yalan söylemezdi, buna emin olacak kadar tanıyordu onu. E şirkette iyi bir konumu da vardı. İyi bir aileden gelmiş olduğu her halinden belliydi. Alıcı gözüyle bakmıştı ona daha önce, yalan değil! Kendisiyle bu kadar ilgilenen kaç kişi vardı ki koca binada? Ama evliydi Engin. Havalı da bir karısı vardı, bir keresinde şirketin yılbaşı yemeğinde görmüştü onu. Eğitimli bir kadın, belli. İçini çekti. Gözlüklerin yansımasından saçını düzeltmeyi bırakıp bilgisayar ekranına döndü.

“Engin, Pelin sana sesleniyor sanırım.”

Engin uykudan uyanmışçasına silkindi. Gözlerini boğaz manzarasından zorla ayırdı. Derin bir nefes alıp hemen solundaki kapıyı açıp toplantı odasına girdi.

Engin, içerideki gerginliği girer girmez fark etti. Pelin’in gözleri kızarmıştı. Pelin’i bildiği kadarıyla, bu hiç hayra alamet değildi.

“Eee, şimdi kapattım telefonu, kusura bakmayın millet”

Pelin Hanım önüne döndü.

“Maalesef bizim de vaktimiz kalmadı, Engin’cim. Şu klimayı da bir kapatabilirsen... Yarın sabah 9’da bana bir uğrar mısın, konuşalım”

Bir an Engin’in yüreğine indi.

“Pelin, kusura bakma geciktim ama müşt...”

“Yok, yok konu sen ya da müşterin değil Engin’cim. Zeynep istifa etti dün, şimdi de İK’dan bir telefon aldım, geri adım atmıyor. Onun işlerini sana devredeceğiz acilen. Ebru da sana onun dosyalarıyla ilgili yardımcı olacak. Hafta sonu birlikte çalışmanız gerekebilir, umarım bir plan yapmamışsındır...”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder