“Engin’cim, şu klimayı biraz kısabilir miyiz lütfen?”
Pelin Hanım, yaşıtlarına kıyasla güzel bir fiziğe sahip, son
derece bakımlı ve alımlı bir kadındı. Kırk yaşlarında olmasına rağmen en az
on beş sene daha otuzundan bir gün fazla göstermemeye kararlı bir görünümü vardı.
Kurumsal bir şirketin üst düzey yöneticileri arasındaydı. Küçük yaşlardan
itibaren planlamaya başladığı hayat hedeflerinin birer birer gerçekleşmesi için
titizlikle çalışmış, didinmiş ve sonunda hayal ettiği her şeye sahip olmuştu. Hakkıydı
da! Gıpta edilecek lüks bir evi, kendisi gibi üst düzey yönetici bir kocası ve daha
şimdiden okulundaki başarılarıyla ön plana çıkmaya başlamış olan dört yaşında
bir kızı vardı.
Elindeki tablet bilgisayarının sesli işaretiyle, kızının devam
ettiği özel okuldaki danışmandan gelen aylık bilgilendirme postasını gördü. Postayı
okumaya başlamışken daha baştan çatılan kaşları, saniyeler içerisinde yavaş
yavaş birbirinden ayrılıp yüzünde ait oldukları yere döndü. Dudaklarının kenarı
gülümseyecekmiş gibi hafifçe titredi ama gülümsemedi. Kendinden bile başarılı
olacaktı kızı, buna emindi. Daha kucağına alıp emzirdiği ilk an onu
denemişti: “Bakalım zeki mi? Uyanık mı? Bakalım ilk hedefini bulabilecek mi?”
diye uzun süre beklemişti. Hayatında daha hiçbir şey yememiş olduğu için haklı
olarak iyice acıkmış olan bebek, birkaç saat bocalayıp bolca ağladıktan sonra minik
burnuyla sanki havayı koklamıştı ve sonradan yardımsız bir şekilde eliyle
koyduğu gibi memeyi bulup ona yapışmıştı. Bu duruma en çok da bebeğin açlığını
kendisinin de hissettiğini iddia eden ve neredeyse ağlamak üzere olan babaanne
sevinmişti. Ayy iyi ki de bayılmamıştı o kadın orada! O kadın, o başarılı ve
hayat hırsı olan oğlanı (kocası) nasıl doğurmuş, bir türlü anlayamamıştı hiç
zaten. Of aman, aman neyse... Çok başarılı olacaktı Derinsu, çok! Derinsu’dan beklentileri
çok yüksekti. Her ortamda önce havayı koklayabilmek ve ona göre konumlanmak en
önemli şeydi zaten! Derinsu, bunu doğduğu gün başarmıştı. Hayat bundan ibaretti
zaten! Bravo Derinsu!
Pelin Hanım, kocası ve kızıyla birlikte şehre yakın ama metropol
koşuşturmacasından kendini soyutlamayı başarmış elit bir semtte yaşıyordu. Mutluydu.
Mutluydu? Mutlu sayılırdı... Elbette kafasını kurcalayan şeyler vardı ama hangi
insanda olmazdı ki bunlar?
Pelin Hanım, az önce zamansızca aklını meşgul eden belirli düşüncelerden
uzaklaşmak için kafasını hafifçe salladı ve eliyle sinek kovar gibi bir hareket
yaptı.
“Engin’cim, klima dedim...”
Engin, pantolonunun cebinde titreşen telefonunu saklamaya
çalışarak, panikle yerinden doğruldu. Arkasındaki içki büfesinden uzanıp klima
kumandasını aldı ve tuşlara dokundu. Bir
süre bekledikten sonra tedirgin bir ifadeyle toplantı odasında oturanlara döndü.
“Böyle iyi mi Pelin? Biraz kısıp yönünü değiştirdim?”
“İyi, iyi. Bir an önce başlayalım da bitsin. Bu hafta çok
işimiz var. Nedense hiç kimsede o enerjiyi de göremiyorum...”
Odada bulunanlardan bazıları yerlerinde rahatsız rahatsız kıpırdadılar.
Gergin bir sessizlik çöktü.
“Saat 8’de pilates dersim var, iki haftadır ekiyorum Bora’cığımı!
Ama bugün yetişmem lazım! Yoksa Bora kıyar bana bu sefer valla. Hahhahhahhayy!”
Pelin Hanım, zekası, profesyonelliği, pozitif enerjisi ve en
beklenmedik zamanlarda attığı çınlayan kahkahalarıyla bilinirdi. Odadakilerden
birkaçı, Pelin Hanım’ın kahkahası sonrasında birbirlerine bakıp kendi gülmelerini
bastırmaya çalıştı. Durumun farkında olan Pelin Hanım, koruduğuna bir kez daha
emin olduğu imajından memnun bir şekilde gülümsedi ve tiz sesiyle yeniden odayı
çınlattı:
“Ee Nuray’cığım? N’aptın bakalım bu hafta? Senden
başlayalım, çabucak çabucak geçelim mi teker teker? Lütfen diyeceğim...”
Nuray, saniye geçmeden arı vızıltısını andıran sesiyle
elindeki notlarını tek düze bir şekilde okumaya başladı. Nuray notlarını
okumaya başladığı zaman, bir toplantı en az 15 dakika uzardı zaten... O
konuşmaya başladığı anda birkaç kişi birden otomatikman esnedi. Nuray, uzun süre
önündeki notları okumayı sürdürdü. Nihayet bitirdiğinde, küçük bir sessizlik
oldu. Haftayı özetleyen bu uzun konuşma için yapacak bir yorum bulamayan Pelin,
güçlükle yerinden doğruldu. Saat 8’deki pilates randevusuna ayırması gereken enerjinin
yarısını masaya, Nuray’ın önüne bırakmış gibi bir hali vardı. Anlık bir duraksamadan
sonra, sağ tarafına doğru döndü ve sordu:
“Evet? Neyi bekliyoruz anlamadım ki... Geçelim mi? Engin?”
Engin, Nuray’ın okumasının bittiğini fark edememişti. Masanın
altında elinde tuttuğu telefonuyla meşguldü. Kendi ismini duyunca irkildi, ani
bir refleksle telefonunu cebine sokup doğruldu:
“Efendim? Efendim, Pelin”
“Hayatım, hızlı geçelim diyorum, herkes anlatsın işte
çabucak çabucak! Bakıyorum da haftasonu moduna girilmiş çoktan, belli!”
Engin, gücenerek duraksadı. Etrafına baktı. Herkes
beklentiyle ona doğru bakıyordu. Hafifçe kızardı. Bu huyundan nefret ediyordu
işte. Neden üzerinde bir çift gözden fazlasını hissedince hemen kıpkırmızı oluyordu ki?
Söyleyeceklerini unuttu. Elini hala titreyen pantolon cebinin üzerine koydu,
yalan söyledi:
“Müşteri arıyor 10 dakikadır, açmıyorum ama buna bakmam
lazım artık. Hemen dönerim, başkasıyla devam edelim mi ben gelene kadar?”
Ebru, aniden açılan kapının sesiyle yerinden sıçradı. Toplantı
odasından gelen klimanın serinliği yüzüne çarptı.
Engin, elinde telefonuyla aceleyle odadan çıktı. Sağa dönüp
koridor boyunca hızla ilerledi ve az ötedeki kahve makinesinin yanındaki
gölgeye çekildi.
“Ne? Nee? Neee? Ne var Selin ne? Toplantıdayım diyorum,
neden ısrarla arıyorsun? Yarım saat sonra çıkıyorum dedim sana değil mi? Nedir
bu kadar acil olan? Yeter artık dakika başı aramandan sıkıldım! Çalışamıyorum diyorum
sana. Ne? Tavuk yap. Olur, olur. Bunu sormak için mi aradın?”
Ebru, yerinden kalkıp, açık kalan kapıyı kapatmaya yeltendi.
Bir yandan da Engin’in telefon konuşmasına kulak kabartmıştı. Bir insanın fısıltıyla
bağırabilmesinin tek örneğiydi Engin. Sık sık onun benzer telefon konuşmalarına
şahit olmuştu ama yine de hayret etti. Sonunda kapıya ulaştı , kapı koluna
uzandı ve kapatmadan önce de başını aralıktan sokup sordu:
“Bir şey ister misiniz Pelin, daha önce soramadım ama? Aç
mısınız, millet? Ya da bir şey içer misiniz?”
“Yok yok canım, acelemiz var zaten, çok teşekkür. Kapıyı da
kapatabilirsen...”
Ebru kapıyı yavaşça kapatıp yerine döndü. Önündeki ekrana
dönük bir şekilde oturdu. Kulağı az ötedeki Engin’in telefon konuşmasındaydı
yine...
“Alamam canım, kusura bakma. Buradan hava alanına gitmem en
az 2 saat sürer, tam iş çıkış saatine denk geliyor! E, önceden haber verselerdi
o zaman? Burası İstanbul, oradaki gibi yürümüyor işler, bir tek sizinkiler
anlayamadı! Neyse tamam, toplantı bitince ararım ben seni. Tamam. Bakarız dedim
ya! İyi hadi. Tamam dedim! Tamam. Tamam! Ben de öptüm...”
Engin, telefon konuşması bitmesine rağmen geri dönmeyince, Ebru
onun bulunduğu karanlık tarafa doğru baktı. Birkaç saniye sonra da, kahve
makinesinin sesini duydu. Az sonra Engin, köşedeki gölgelerin içinden çıktı. Elinde
2 bardak tutuyordu. Masaya kadar gelip bardaklardan birini Ebru’nun önüne
bıraktı. Gerindi, derin bir nefes alıp, ofladı. Sonra da cebinden çıkardığı
mendiliyle uzun uzun gözlüklerini temizleyip yeniden gözüne taktı. Dünyayı ilk
kez görüyormuş gibi gözlerini kırpıştırdı Engin. Ebru seviyordu onun bu
hallerini. Hep aynıydı Engin. Tuhaf bir huzur duyuyordu onun bir sonraki
hareketinin ne olacağını biliyor olmaktan. “Şimdi ellerini cebine sokup bana hal hatır soracak” dedi Ebru içinden.
Engin baş parmaklarını yan ceplerine taktı ve dönüp Ebru’ya
baktı.
“Eee? N’aber Ebru’cum?”
Ebru içinden gülümsedi. Bayılırdı haklı çıkmaya! Çok da iyi
kahve falı bakardı zaten. İç görüsü de vardı yedi sülalesinden.
“E iyi Engin’cim, senden ne haber?
“İyi, iyi. Çok da iyi değil aslında. Off neyse ya, boşver!”
“Aa söyle ya, merak ettirdin şimdi. N’oldu ki? Kötü bir
haber almadın inşallah telefonda?”
“Yok, yok yaa, almadım da... İşte, öyle canım sıkıldı birden...”
“Hmm...”
Sessizlik.
Bir süre birbirlerine baktılar.
Bitiyordu şu kızın yeşil gözlerine, etli dudaklarına. Fiziği
de fena sayılmazdı. 3-5 kilo daha zayıf olsaydı, tamdı. Bir de saçlarını doğal
renginde bıraksa... Ne vardı şu sarı boyalarda anlamıyordu zaten, yapay
yapay...
Birden aklına çılgınca bir fikir geldi. Toplantıya
dönmeyecekti. Baldızıyla yeğenini de hava alanından almayacaktı, yetişemezdi ki
zaten bu saatte! Ebru’yu da alıp sahildeki balıkçıya gidecekti. Mis gibi balık kokuyordu burnuna ne zamandır, akşamları mekanın önünden geçerken. Her seferinde içi gidiyordu. Pervasız gençlik
günleri geliyordu aklına. Ne tuhaf! Konyalıydı o... Gençliğinde denizli balıklı bir
anısı olmamıştı ki hiç?
Çok da çılgın bir fikir değildi aslında. Toplantıya
dönmediği için işten atılacak değildi ya! Şu an sadece Ebru’yu kolundan tutup
çıkacaktı buradan. 15 dakika sonra sahildeki
o balıkçıya varacaklardı. Kimseye anlatamadıklarını anlatacaktı ona. Anlatacağı
derdi var mıydı ki? Ya da derdi neydi? Onu bile bilmiyordu. Karşılıklı birer
duble rakı içmek istemişti işte Ebru’yla. Nedensiz... Birlikte kafayı
bulacaklardı. Sahilin ilerisindeki balıkçı barınağına doğru yürüyecek, orada
sabahlayacak ve güneşin doğuşunu izleyeceklerdi. Hiç kötü bir niyeti yoktu. Sadece
onu tanımayan ama onunla ilgilenen, söylediklerini ilgi çekici bulacak, onu
duymak isteyecek birisine ihtiyacı vardı. Sabah kuş gibi hafiflemiş olarak, eve
kadar yürüyecekti. Evi karşı taraftaydı ama olsun, yürürdü ki, ne olacak... Ne
olurdu kimseye hesap vermeden gönlünce bir gün geçirebilseydi! Ama sabah eve
gittiğinde karısı hesap sorardı, orası kesindi. Nasıl anlatacaktı ki ona? Bütün
gece içip, güzel bir kıza içlerini döküp eve döndüğünü mü söyleyecekti? Söyleyemezdi
ki... Kiminle birlikte yemek yediğini söyleyecekti peki? En naif duygularıyla birini
güzel bulduğunu söylemesi bile çok büyük problem olurdu zaten. Dürüst olma
şansı artık yoktu. Ben bu kadınla evlenirim diye düşündüğü anda, o dürüst
söylemlerin sonsuza kadar elinden alınmış olduğunu fark etmişti zaten. Hayret! O
kadar da öngörü sahibi bir insan değildi halbuki... Önemli değil, istiyordu
karısını. Aynı evi paylaşmak, sabah birlikte uyanmak istiyordu onunla. E bu da
yeterdi değil mi? Umursamamıştı.
Karısı dünyanın en düz, en yalansız insanıydı. Kafasının içinde
dürüstlük nedir, onu düşündü bir an. Beyni patlayacak gibi oldu. Şu an,
toplantıya girmesi gereken zamanda bunları düşündüğüne inanamıyordu. Hep onu
didikleyen karısı yüzündendi zaten!
Durdu.
Karşısında saçlarıyla uğraşıp duran, uğraştıkça da sanki daha
çekici görünen kıza baktı.
“Neyse, en kötü gidip sahilde birer bira içeriz Ebru’yla,
davet etsem mi ki?” diye düşündü. Karısının çok hassas bir burnu vardı. “Toplantı
geç bitti” dese inanmazdı ki ona! Ya da en kötüsü, inanırdı belki de inanmak
isterdi. O an, karısının inanmayacağından korkmadı Engin. İnanmak
istemesinden, umurunda olmamasından korktu.
Aman canım! Karısı bu kadından çok daha zayıftı zaten, hem karısını
çok seviyordu ki o. Eskiden beri biraz sıkılıyordu muhabbetinden, ama olsun. “Muhabbet,
eğlence istersem, arkadaşlarımla buluşurum” diye düşünmüştü zaten. Çok fazla
ortak noktaları olmasa da, bakımlı, titiz ve kolunda gururla gezdirebileceği
bir eşti o. Seks de fena değil sayılırdı hani, özellikle de bir kaç ayda bir
karısı modunda olduğunda. Ona sahip olmakla çok şanslıydı aslında. Hem de iki hafta sonra, yıllık ikramiyesiyle parasını çoktan ödemiş olduğu bir uzak doğu seyahatleri vardı. Bu gece canı
sıkıldı diye her şeyi riske atmaya değer miydi? Tabii ki hayır... Hem karısı
kumsalda uzun saatler boyunca güneşlenirken o mutlu masajlardan birine
kaçabilseydi, tamamdı zaten.
Engin, Ebru’ya bakmayı bıraktı. Gözlerini ondan kaçırdı. Ebru’nun
tam arkasındaki büyük camdan Boğaziçi Köprüsü'nün ışıklarına baktı.
Ebru, uzun süre bakıştıktan sonra aniden kendisinden gözlerini
kaçıran bu adamın gözlerine olmasa da, gözlüklerine bakmaya devam etti. O
gözlüklerden kendi yansımasını hala görebiliyordu. O yansımada saçlarıyla
oynamayı sürdürdü.
Hiç sormamıştı ama Engin 35-36 yaşlarında olmalıydı en
fazla. Şirkette ona “günaydın!”, “iyi akşamlar!” ve “nasılsın?” diyen nadir
insanlardandı. Ebru’nun hayalindeki adam değildi Engin. Kısa boyluydu, omuzları
dardı. Saçlarının tepesi hafiften açılmaya başlamıştı. Ama samimi, dürüst bir
havası vardı. Asla yalan söylemezdi, buna emin olacak kadar tanıyordu onu. E şirkette
iyi bir konumu da vardı. İyi bir aileden gelmiş olduğu her halinden belliydi. Alıcı
gözüyle bakmıştı ona daha önce, yalan değil! Kendisiyle bu kadar ilgilenen kaç
kişi vardı ki koca binada? Ama evliydi Engin. Havalı da bir karısı vardı, bir
keresinde şirketin yılbaşı yemeğinde görmüştü onu. Eğitimli bir kadın, belli. İçini
çekti. Gözlüklerin yansımasından saçını düzeltmeyi bırakıp bilgisayar ekranına
döndü.
“Engin, Pelin sana sesleniyor sanırım.”
Engin uykudan uyanmışçasına silkindi. Gözlerini boğaz
manzarasından zorla ayırdı. Derin bir nefes alıp hemen solundaki kapıyı açıp
toplantı odasına girdi.
Engin, içerideki gerginliği girer girmez fark etti. Pelin’in
gözleri kızarmıştı. Pelin’i bildiği kadarıyla, bu hiç hayra alamet değildi.
“Eee, şimdi kapattım telefonu, kusura bakmayın millet”
Pelin Hanım önüne döndü.
“Maalesef bizim de vaktimiz kalmadı, Engin’cim. Şu klimayı da bir kapatabilirsen... Yarın sabah 9’da bana bir uğrar mısın, konuşalım”
Bir an Engin’in yüreğine indi.
“Pelin, kusura bakma geciktim ama müşt...”
“Yok, yok konu sen ya da müşterin değil Engin’cim. Zeynep
istifa etti dün, şimdi de İK’dan bir telefon aldım, geri adım atmıyor. Onun işlerini
sana devredeceğiz acilen. Ebru da sana onun dosyalarıyla ilgili yardımcı olacak.
Hafta sonu birlikte çalışmanız gerekebilir, umarım bir plan yapmamışsındır...”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder