21 Ağustos 2013 Çarşamba

Kırmızı Güneş versus 4.1

Sıcak bir Ağustos öğleden sonrasıydı. Günlerden salıydı. Perdeleri kapalı, loş çalışma odasındaki pervanenin vınıltısı onu iyice sersemletmişti. Yerinde şöyle bir gerindi ve uzun bir poflamayla yeniden kamburunu çıkardı. Başını ellerinin arasına aldı, avuç içleriyle gözlerini ovuşturdu. Göz kapaklarının ardındaki karanlıkta, o minik parıltılardan gördü yine. Canı sıkıldı. "Bir hastalık işareti değildir inşallah!" diye düşündü. "Yeni bir derde daha katlanamam şimdi!" 2 saat sonra göndermesi gereken iş raporuna günler önceden başlamasına rağmen, raporu hala bitirememişti. Kalktı, çay koymaya niyetlendi. Üşenip yeniden oturdu. Masada duran sigara paketine uzandı, vazgeçti. Balkona olan mesafesi mutfaktan daha da uzaktı. Dışarıdan gelen çocuk seslerine özendi. 

Çocukken enerjisi nasıl da hiç bitmek tükenmek bilmezdi! Şaştı. Akşama kadar durmadan koşup yine de yorulmadığı günleri özledi. Sonra bir gün aniden nedensizce yoruluvermişti. Yine böyle sıcak bir öğleden sonrası... O günü hiç unutmuyordu. 

8-9 yaşlarındaydı. Mevsim yazdı. Evde, annesiyle babasının neşeli ve gürültücü bir arkadaş grubu vardı. Oturup sabahtan akşama kadar çay içip kağıt oynuyorlardı. Televizyondaki tek kanalda denk gelirse de, maç ya da kovboy filmi izliyorlardı. Arada biri çıkıp balkondaki sedirde birkaç saat kestirip, sonra yeniden içeriye gelip, gruba katılıyordu. Çok sıkılıyordu onların yanında. Bazen de biri gelip yanaklarını tükürük içinde bırakarak öpüp etlerini sıkıştırıyor, sonra yine oyunlarına dönüyordu. Çok seviyordu herkes onu. Çok tatlıydı o, çok! 

Ama o gün iyice sıkılmıştı artık. Bu sıcak havadan da nefret ediyordu. "Yağmur yağsaymış camlara bakarmışız, ne güzel" diye düşündü. Bir süre o anlamadığı kağıt oyununu izledi. Kolay olan başka bir kağıt oyunu daha vardı ama onu oynamıyorlardı ki bir türlü! Bazen kendisini de aralarına alıp bir süre o oyunu da oynuyorlardı ama hem çok kısa sürüyordu hem de her seferinde kendisi kazanıyordu nedense, çok sıkıcıydı. İlgi çekmek için yanlarına gidip bir süre ayakta bekledikten sonra, hiç aç olmamasına rağmen “Benim karnım aç!” dedi. Annesi kağıtlarını masaya ters kapatıp, yerinden kalkıp mutfağa gitti. O da uzun koridor boyunca annesinin peşinden gidip, mutfak kapısından onu izledi. Annesi dolaptan soğan, kıyma, maydanoz ve domates çıkardı. “Açım” dediğine pişman olmuştu. Dolaptan çıkan bu 4 şeyden de nefret ediyordu, yemeyecekti! Annesi malzemelerle bir süre uğraşıp bir şeyler hazırladı. “Al bakalım hadi şunu, aşağıdaki pideciye götür. Pide yapsınlar, kaç tane çıkarsa. Fırının başından ayrılma ama! Mutlaka bu kıymayı kullansınlar!”

Annesinin eline verdiği plastik kapla apartmanın beşinci katındaki merdivenlerden aşağı son hızla koşmaya başladı. Bu apartmanın serinliğini, kendine özgü yemek ve rutubet karışımı kokusunu seviyordu. Merdivenlerden aşağı doğru koşarken saçları sallanıyordu. Çok sevindi. Demek uzuyordu saçları. Ne vardı da erkek çocukları gibi kestirmişti kafasını annesi! Sünüzüt olurmuş! Sünüzüt ne? Son kata geldiğinde merdivenin dördüncü basamağından atlardı her zaman. Bu sefer düştü. Terliğinin ucu ters dönüp basamağa takılmıştı. Acımamıştı ama hiç. Bacaklarına baktı, kan yoktu. Plastik kabın içindeki de top halinde yere yapışmıştı. Onu yerden kazıyıp tekrar kaba koydu. Bahçenin hortumuyla biraz yıkadı. Çok kötü olmuştu bu, yapış yapış bir şey! Hem terliği de yırtılmıştı birazcık. Korktu. Annesi kızacaktı belli ki. Tekrar yukarı çıkmadı. Sokağa çıkıp dik yokuştan aşağı pideciye doğru yürüdü. Sokakta Doğa’yı gördü. Aslı’yla beraber bir kapı girişine oturmuşlardı. Aslı’yı hiç sevmiyordu. Pis yalancının tekiydi. Onlara hiç bakmadan sekerek yürüdü. Yürürken saçları yine sallandığı için çok sevindi. Arkasından baktıklarını biliyordu. Pideciye vardı. Oraya sık sık geldiği için ne yapılacağını biliyorlardı. Tezgaha plastik kabı bıraktı. Ustayla göz göze geldiler, suçlu suçlu adama baktı. Adam kabın içindeki yapış yapış karışıma uzun süre baktı. Anlamıştı sanki olanları! Bir şey demedi, kafasını sallayıp işine döndü. Buna bir şey demediyse o kötü bir insan olamazdı ki! Aniden rahatladı, içeride durmasına gerek yoktu artık. Dışarı çıktı. Hem içerisi de çok sıcaktı zaten. Az sonra, fırın ustasının çırağı elinde büyük bir poşetle geldi ve onu masaya bıraktı.

“Annem verecekmiş sonra, hesaba yazıver Hasan Abi.”

“Yazarız Zeyno kız, n’apıyosun sen bakalım? Yüzmelere devam mı?”

“Evet, hem de 2 ay sonra çok önemli yarış var!”

“Aferin sana kız, balık kız seni!"

Burnunun ucunu sıkıp acıtmıştı. İnsanlar bir yerini acıtmadan sevemez miydi onu? Pidecinin bahçesinden kucağındakiyle birlikte ağır ağır çıktı. Poşeti iki koluyla birden kucakladı. Önünü görmeden gidiyordu neredeyse. Pideler fırından yeni çıkmıştı, çok sıcaktı. Yürürken bir an yukarıya bakıp kıpkırmızı güneşi gördü. Şaştı kaldı. Evet, evet, kırmızıydı güneş. Resimlerde neden sarı boyarlardı ki onu hep? Durdu. Derin bir nefes alıp verdi. Canı eve gitmek istemiyordu. Ayağındaki yırtık terliğini hatırladı. Yolun karşı tarafına geçti. Yırtık terliğini o kız görsün istemiyordu. Yokuş yukarı çıkmaya başladı. Çıktı, çıktı, çıktı. İnerken çok daha kısa sürmüştü sanki. Neden bu yol bitmek bilmiyordu? Hem artık saçları da sallanmıyordu yürürken. Sanki her adımıyla kısalmış, kafasının içine geri dönmüşlerdi. Yine durdu. Ter içinde kalmıştı. Bacağını vurduğu yer de sızlamaya başlamıştı. Biraz daha yürüdü.

Durdu.

Durdu.

Durdu kaldı!

Yorulmuştu.

Hayatında ilk defa yorulmuştu.

Çok tuhaf bir histi. Sanki etleri kemikleri bedeninden ayrılıp gölgeye bir yere yatmak, bir daha da kalkmamak istiyor gibiydiler. Hiç beğenmedi bu hissi. O kendisi yatmak istediği zaman yatardı gölgeye zaten. Niye vücudu kendinden ayrı hareket etmişti bu sefer?

Üzüldü.

Kaldırıma oturdu. 

“Yarışlarda da böyle olursam ya?” diye düşündü.

Ne kadardır orada oturduğunu hatırlamıyordu. İlerideki apartmanın balkonundan annesinin kendisine seslendiğini duydu. Hemen yerinden kalktı. Poşeti yeniden kucakladı Yavaş yavaş yürüdü. Apartmana varması saatler aldı sanki. Merdivenleri yavaş yavaş tırmandı. Az önce bu merdivenleri nasıl da uçarak indiğine hayret etti. En sonunda beşinci kata vardı. 
Annesi kapıda bekliyordu.
“Nerede kaldın çocuğum???”

“Yoruldum anne”.


Telefonun tiz sesiyle sıçrayarak uyandı. Alnı acıyordu. Gözlerini kırpıştırarak duvardaki saate baktı: 6:30. Bir an paniğe kapıldı. Sabah vakti mi yoksa akşam vakti mi olduğunu bilemedi. Telefonuna baktı, tanımadığı bir numara. Sesini kısamadığı bu 100 yıllık alete içinden 100. kez lanet etti. Telefon, tiz sesiyle çalmaya devam ediyordu. Gözlerini yumdu. Yumduğu anda yine o minik parıltıları gördü, umursamadı. Bir rüya görmüştü. Gözleri güzel bakan bir adam. Bir de küçük bir kız çocuğu vardı sekerek giden. Saate tekrar baktı. Daha ertesi gün olmamıştı, oturduğu masada uyuyup kalmıştı anlaşılan. O raporu göndermek için de son bir saati kalmıştı. Kaldığı yerden hızla yazmaya başladı.

Yazdı. Beğenmedi, 3-5 cümle sildi.

Yazdı. Beğenmedi, 5-10 cümle daha sildi.

Durdu.

Yok yok rüya değildi onlar, besbelli. Kız çocuğu kendisiydi. Bir anda kendi küçüklüğündeki o gün gelmişti ya aklına canım! Peki ya o adam kimdi? Neyse. Kırk dakikası kalmıştı.

Yazdı.

Yazdı.

Beğenmedi, hepsini birden sildi.

Yerinden kalkıp kanepeye uzandı. O adamı rüyasında mı görmüştü yoksa o da küçüklüğünden tanıdığı biri miydi diye düşünürken, uzandığı kanepe sallandı. Ani bir refleksle yerinden kalkıp avizeye baktı. O da belli belirsiz sallanıyordu sanki! Fırladı.

Oturduğu apartmanın ikinci katından aşağıya uçarak indi. Sokağa çıktı. Etrafına bakındı. Kendisinden başka kimsenin kanepesi yerinden kıpırdamamış gibiydi. Başını eğdiğinde, ev terlikleriyle çıkmış olduğunu gördü. Terliğin teki koşarken biraz yırtılmıştı sanki. Çok eskiydiler zaten. Umursamadı.


Karşıdaki parka yürüdü ve bir banka oturdu. O akşam eve dönemeyeceğini biliyordu.  






Hiç yorum yok:

Yorum Gönder