Sıcak bir Ağustos öğleden
sonrasıydı. Günlerden salıydı. Perdeleri kapalı, loş çalışma odasındaki
pervanenin vınıltısı onu iyice sersemletmişti. Yerinde şöyle bir gerindi
ve uzun bir poflamayla yeniden kamburunu çıkardı. Başını ellerinin arasına
aldı, avuç içleriyle gözlerini ovuşturdu. Göz kapaklarının ardındaki
karanlıkta, o minik parıltılardan gördü yine. Canı sıkıldı. "Bir hastalık
işareti değildir inşallah!" diye düşündü. "Yeni bir derde daha
katlanamam şimdi!" 2 saat sonra göndermesi gereken iş raporuna günler
önceden başlamasına rağmen, raporu hala bitirememişti. Kalktı, çay koymaya niyetlendi.
Üşenip yeniden oturdu. Masada duran sigara paketine uzandı, vazgeçti. Balkona
olan mesafesi mutfaktan daha da uzaktı. Dışarıdan gelen çocuk seslerine özendi.
Çocukken enerjisi nasıl da hiç bitmek tükenmek bilmezdi! Şaştı. Akşama kadar
durmadan koşup yine de yorulmadığı günleri özledi. Sonra bir gün aniden
nedensizce yoruluvermişti. Yine böyle sıcak bir öğleden sonrası... O günü
hiç unutmuyordu.
8-9 yaşlarındaydı. Mevsim yazdı. Evde, annesiyle babasının neşeli ve gürültücü bir arkadaş grubu vardı. Oturup sabahtan akşama kadar çay içip kağıt oynuyorlardı. Televizyondaki tek kanalda denk gelirse de, maç ya da kovboy filmi izliyorlardı. Arada biri çıkıp balkondaki sedirde birkaç saat kestirip, sonra yeniden içeriye gelip, gruba katılıyordu. Çok sıkılıyordu onların yanında. Bazen de biri gelip yanaklarını tükürük içinde bırakarak öpüp etlerini sıkıştırıyor, sonra yine oyunlarına dönüyordu. Çok seviyordu herkes onu. Çok tatlıydı o, çok!
Ama o gün iyice sıkılmıştı artık. Bu sıcak havadan da nefret ediyordu. "Yağmur yağsaymış camlara bakarmışız, ne güzel" diye düşündü. Bir süre o anlamadığı kağıt oyununu izledi. Kolay olan başka bir kağıt oyunu daha vardı ama onu oynamıyorlardı ki bir türlü! Bazen kendisini de aralarına alıp bir süre o oyunu da oynuyorlardı ama hem çok kısa sürüyordu hem de her seferinde kendisi kazanıyordu nedense, çok sıkıcıydı. İlgi çekmek için yanlarına gidip bir süre ayakta bekledikten sonra, hiç aç olmamasına rağmen “Benim karnım aç!” dedi. Annesi kağıtlarını masaya ters kapatıp, yerinden kalkıp mutfağa gitti. O da uzun koridor boyunca annesinin peşinden gidip, mutfak kapısından onu izledi. Annesi dolaptan soğan, kıyma, maydanoz ve domates çıkardı. “Açım” dediğine pişman olmuştu. Dolaptan çıkan bu 4 şeyden de nefret ediyordu, yemeyecekti! Annesi malzemelerle bir süre uğraşıp bir şeyler hazırladı. “Al bakalım hadi şunu, aşağıdaki pideciye götür. Pide yapsınlar, kaç tane çıkarsa. Fırının başından ayrılma ama! Mutlaka bu kıymayı kullansınlar!”
8-9 yaşlarındaydı. Mevsim yazdı. Evde, annesiyle babasının neşeli ve gürültücü bir arkadaş grubu vardı. Oturup sabahtan akşama kadar çay içip kağıt oynuyorlardı. Televizyondaki tek kanalda denk gelirse de, maç ya da kovboy filmi izliyorlardı. Arada biri çıkıp balkondaki sedirde birkaç saat kestirip, sonra yeniden içeriye gelip, gruba katılıyordu. Çok sıkılıyordu onların yanında. Bazen de biri gelip yanaklarını tükürük içinde bırakarak öpüp etlerini sıkıştırıyor, sonra yine oyunlarına dönüyordu. Çok seviyordu herkes onu. Çok tatlıydı o, çok!
Ama o gün iyice sıkılmıştı artık. Bu sıcak havadan da nefret ediyordu. "Yağmur yağsaymış camlara bakarmışız, ne güzel" diye düşündü. Bir süre o anlamadığı kağıt oyununu izledi. Kolay olan başka bir kağıt oyunu daha vardı ama onu oynamıyorlardı ki bir türlü! Bazen kendisini de aralarına alıp bir süre o oyunu da oynuyorlardı ama hem çok kısa sürüyordu hem de her seferinde kendisi kazanıyordu nedense, çok sıkıcıydı. İlgi çekmek için yanlarına gidip bir süre ayakta bekledikten sonra, hiç aç olmamasına rağmen “Benim karnım aç!” dedi. Annesi kağıtlarını masaya ters kapatıp, yerinden kalkıp mutfağa gitti. O da uzun koridor boyunca annesinin peşinden gidip, mutfak kapısından onu izledi. Annesi dolaptan soğan, kıyma, maydanoz ve domates çıkardı. “Açım” dediğine pişman olmuştu. Dolaptan çıkan bu 4 şeyden de nefret ediyordu, yemeyecekti! Annesi malzemelerle bir süre uğraşıp bir şeyler hazırladı. “Al bakalım hadi şunu, aşağıdaki pideciye götür. Pide yapsınlar, kaç tane çıkarsa. Fırının başından ayrılma ama! Mutlaka bu kıymayı kullansınlar!”
Annesinin eline verdiği
plastik kapla apartmanın beşinci katındaki merdivenlerden aşağı son hızla koşmaya
başladı. Bu apartmanın serinliğini, kendine özgü yemek ve rutubet karışımı kokusunu
seviyordu. Merdivenlerden aşağı doğru koşarken saçları sallanıyordu. Çok
sevindi. Demek uzuyordu saçları. Ne vardı da erkek çocukları gibi kestirmişti kafasını
annesi! Sünüzüt olurmuş! Sünüzüt ne? Son kata geldiğinde merdivenin dördüncü basamağından
atlardı her zaman. Bu sefer düştü. Terliğinin ucu ters dönüp basamağa takılmıştı.
Acımamıştı ama hiç. Bacaklarına baktı, kan yoktu. Plastik kabın içindeki de top
halinde yere yapışmıştı. Onu yerden kazıyıp tekrar kaba koydu. Bahçenin
hortumuyla biraz yıkadı. Çok kötü olmuştu bu, yapış yapış bir şey! Hem terliği
de yırtılmıştı birazcık. Korktu. Annesi kızacaktı belli ki. Tekrar yukarı
çıkmadı. Sokağa çıkıp dik yokuştan aşağı pideciye doğru yürüdü. Sokakta Doğa’yı
gördü. Aslı’yla beraber bir kapı girişine oturmuşlardı. Aslı’yı hiç sevmiyordu.
Pis yalancının tekiydi. Onlara hiç bakmadan sekerek yürüdü. Yürürken saçları
yine sallandığı için çok sevindi. Arkasından baktıklarını biliyordu. Pideciye
vardı. Oraya sık sık geldiği için ne yapılacağını biliyorlardı. Tezgaha plastik
kabı bıraktı. Ustayla göz göze geldiler, suçlu suçlu adama baktı. Adam kabın içindeki
yapış yapış karışıma uzun süre baktı. Anlamıştı sanki olanları! Bir şey demedi,
kafasını sallayıp işine döndü. Buna bir şey demediyse o kötü bir insan olamazdı ki!
Aniden rahatladı, içeride durmasına gerek yoktu artık. Dışarı çıktı. Hem içerisi
de çok sıcaktı zaten. Az sonra, fırın ustasının çırağı elinde büyük bir poşetle
geldi ve onu masaya bıraktı.
“Annem verecekmiş sonra,
hesaba yazıver Hasan Abi.”
“Yazarız Zeyno kız, n’apıyosun
sen bakalım? Yüzmelere devam mı?”
“Evet, hem de 2 ay sonra çok
önemli yarış var!”
“Aferin sana kız, balık
kız seni!"
Burnunun ucunu sıkıp
acıtmıştı. İnsanlar bir yerini acıtmadan sevemez miydi onu? Pidecinin
bahçesinden kucağındakiyle birlikte ağır ağır çıktı. Poşeti iki koluyla birden
kucakladı. Önünü görmeden gidiyordu neredeyse. Pideler fırından yeni çıkmıştı, çok
sıcaktı. Yürürken bir an yukarıya bakıp kıpkırmızı güneşi gördü. Şaştı kaldı. Evet,
evet, kırmızıydı güneş. Resimlerde neden sarı boyarlardı ki onu hep? Durdu. Derin
bir nefes alıp verdi. Canı eve gitmek istemiyordu. Ayağındaki yırtık terliğini
hatırladı. Yolun karşı tarafına geçti. Yırtık terliğini o kız görsün
istemiyordu. Yokuş yukarı çıkmaya başladı. Çıktı, çıktı, çıktı. İnerken çok daha
kısa sürmüştü sanki. Neden bu yol bitmek bilmiyordu? Hem artık saçları da
sallanmıyordu yürürken. Sanki her adımıyla kısalmış, kafasının içine geri
dönmüşlerdi. Yine durdu. Ter içinde kalmıştı. Bacağını vurduğu yer de sızlamaya
başlamıştı. Biraz daha yürüdü.
Durdu.
Durdu.
Durdu kaldı!
Yorulmuştu.
Hayatında ilk defa yorulmuştu.
Çok tuhaf bir histi. Sanki
etleri kemikleri bedeninden ayrılıp gölgeye bir yere yatmak, bir daha da
kalkmamak istiyor gibiydiler. Hiç beğenmedi bu hissi. O
kendisi yatmak istediği zaman yatardı gölgeye zaten. Niye vücudu kendinden ayrı
hareket etmişti bu sefer?
Üzüldü.
Kaldırıma oturdu.
Kaldırıma oturdu.
“Yarışlarda
da böyle olursam ya?” diye düşündü.
Ne
kadardır orada oturduğunu hatırlamıyordu. İlerideki apartmanın balkonundan
annesinin kendisine seslendiğini duydu. Hemen yerinden kalktı. Poşeti yeniden
kucakladı Yavaş yavaş yürüdü. Apartmana varması saatler aldı sanki.
Merdivenleri yavaş yavaş tırmandı. Az önce bu merdivenleri nasıl da uçarak
indiğine hayret etti. En sonunda beşinci kata vardı.
Annesi kapıda bekliyordu.
“Nerede kaldın çocuğum???”
“Yoruldum anne”.
Telefonun tiz sesiyle
sıçrayarak uyandı. Alnı acıyordu. Gözlerini kırpıştırarak duvardaki saate
baktı: 6:30. Bir an paniğe kapıldı. Sabah vakti mi yoksa akşam vakti mi
olduğunu bilemedi. Telefonuna baktı, tanımadığı bir numara. Sesini kısamadığı
bu 100 yıllık alete içinden 100. kez lanet etti. Telefon, tiz sesiyle çalmaya
devam ediyordu. Gözlerini yumdu. Yumduğu anda yine o minik parıltıları gördü,
umursamadı. Bir rüya görmüştü. Gözleri güzel bakan bir adam. Bir de küçük bir
kız çocuğu vardı sekerek giden. Saate tekrar baktı. Daha ertesi gün olmamıştı,
oturduğu masada uyuyup kalmıştı anlaşılan. O raporu göndermek için de son bir
saati kalmıştı. Kaldığı yerden hızla yazmaya başladı.
Yazdı. Beğenmedi, 3-5
cümle sildi.
Yazdı. Beğenmedi, 5-10
cümle daha sildi.
Durdu.
Yok yok rüya değildi
onlar, besbelli. Kız çocuğu kendisiydi. Bir anda kendi küçüklüğündeki o gün
gelmişti ya aklına canım! Peki ya o adam kimdi? Neyse. Kırk dakikası kalmıştı.
Yazdı.
Yazdı.
Beğenmedi, hepsini birden
sildi.
Yerinden kalkıp kanepeye
uzandı. O adamı rüyasında mı görmüştü yoksa o da küçüklüğünden tanıdığı biri
miydi diye düşünürken, uzandığı kanepe sallandı. Ani bir refleksle yerinden
kalkıp avizeye baktı. O da belli belirsiz sallanıyordu sanki! Fırladı.
Oturduğu apartmanın
ikinci katından aşağıya uçarak indi. Sokağa çıktı. Etrafına bakındı.
Kendisinden başka kimsenin kanepesi yerinden kıpırdamamış gibiydi. Başını
eğdiğinde, ev terlikleriyle çıkmış olduğunu gördü. Terliğin teki koşarken biraz
yırtılmıştı sanki. Çok eskiydiler zaten. Umursamadı.
Karşıdaki parka yürüdü ve
bir banka oturdu. O akşam eve dönemeyeceğini biliyordu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder