O gün çok yaşlı bir dede gördüm.
İlk önce durakta beklerken dikkatimi çekti. Rüzgarlı havada “iğri” yağan meşhur yağmur, o gün de yine üzerine düşeni yağıyordu. İstanbul’un elit semtlerinden birinde, yeterince elit olamayan kesim olarak onbeş kişi durağa sığışmış, otobüs bekliyorduk. Otobüs saati geldi geçti. ‘Engüzelsitesi’, ‘Harikakonutları’ ve ‘Muhteşemblokları’nın kesiştiği ufuktaki o otobüs kavşağına kilitlenip, bir sonraki otobüsü beklemeye başladık. Bu arada o, durağın en dibine sığınmıştı. 15 dakika boyunca gözlerimi ayıramadım. Normalde "körüngöz"ümdür. Ama arada bir de çok bakarım işte. Nedense körüngözlerime hiç yağmur değmedi benim o sabah. Değdiyse de hatırlamıyorum, neyse. Dedenin gri seyrek kirpikleri iğri yağmurla doldu, ağırlaştı ve kapandı. Sonra açıldı, mendille kurulandı, yine doldu, ağırlaştı ve yeniden kapandı.
Neden sonra beklenen otobüs geldi. O, aynı duraktan binenlerin alışkın yardımıyla zar zor otobüse bindi. Elinde bastonu, şoförün arkasındaki yere titrek titrek oturdu. Ben de onun çaprazında bir yer bulup oturdum.
Az gittik uz gittik dere tepe düz gittik. Bir saat sonra final varış alanımız olan (ayakta gidenler için gerçek bir final) Mecidiyeköy’e vardık. Kalabalık güruh kapılara hücum etti. Açılan kapılardan içeri soğuk kış rüzgarı girince, her zamanki gibi hem nefes alıp rahatladım hem de saniyeler sonra o havanın ortasına adım atacak olmanın huzursuzluğu sardı. O, güçlükle otobüsten indi. Binerken ona yardım edenler, inerken yardımcı olamadı. Herkes günlük koşuşturmanın manyaklığına dalmış çoktan, bir yerlere yetişmeye çalışıyor. Ben de indim. Ama dedim ya gözlerimi ondan alamıyorum. İndiğim yerde durdum kaldım. Otobüsten inen herkes, deli yağmurun altında bir anda çil yavrusu gibi dağıldı. O, üzerinde ince hırkası ve elinde bastonuyla kalakaldı. Kalakaldı kaldı. Kala kala kala kaldı. Öyle bir kala kala kala kalmanın sonu yok herhalde, bulaşıcı olmalı ki bir süre karşılıklı kala kalıştık.
Bir kaç dakika onu izledim. En sevdiğim mevsime, yağmura bir an ters konuştum içimden. Ama çok ters. Küfür ettim. Bunun üzerine hava iyice kızdı bana. Ani bir şimşek ve gök gürültüsüyle birlikte yağmur daha da şiddetlendi. İşe geç kalmışım zaten ama devam edemiyorum, gidemiyorum. Birisi göz bebeklerimi ve ayaklarımı durdukları yöne yapıştırdı adeta. Halbuki bir metre öteyi bile göremiyorum. Durak korunağından dışarıya çıkıp onun durduğu yere doğru birkaç adım attım. O hala havaya bakıyor, gelen geçen araçlara bakıyor, bir sağa bir sola bakıyor ama belli ki benimkinden öte bir sis bulutunun içinde... Bu arada sırılsıklam oldu, olduk. Durağın içine girmeyi de akıl edemiyor, edemiyoruz. Yanına gittim, kolundan tutunca irkildi.
“Nereye gideceksin dedecim, sen niye şemsiyesiz çıktın ki bu yağmurda?” diye sordum.
“Ben Zincirlikuyu’ya gidecem, orada mezarlık var, bir Adem Bey varmış, onu görecem” dedi.
“Nasıl gideceksin” diye sordum.
“Burdan Zincirlikuyu otobüsü geçecekmiş, ona binecem” dedi.
Otobüsün ne zaman geçeceği belli değil, öyle bir otobüs var mı asıl o belli değil, varsa da geçse göremez, görse binemez. Bütün vasıtalar tıklım tıkış, cambazlık yaparak biniyor herkes...
Gel dedecim ben seni Adem’e götüreyim dedim. Çok sevindi. O tarafa doğru giden bi otobüse bindik, Zincirlikuyu’da köprünün orada indik.
“Dedecim bak mezarlıklar müdürlüğü şuradan 300 metre ilerde, yukarı doğru yürümen lazım” dedim.
Kendimi mi deniyorum nedir anlamadım niye öyle yaptım o an.
O, bana ortaya karışık hayır duaları edip yürümeye başladı. Ben de Etiler girişine yakın olan iş yerime yürüyeceğim oradan. Yürüyemedim. Ayaklarım kirpiklerim su oldu yağmura karıştı. Dönüp arkasından bi baktım geri döndüm, yanına gittim.
“Dedecim gel ben de oraya gidiyorum, taksiyle gidelim” dedim.
“Kaç para ki o” dedi.
“Benim iş yerim orada, ben de binicem seni bırakırım” diye yalan attım
Zar zor taksi bulduk, bu sefer de trafik ilerlemiyor. Neyse, bir şekilde Etiler girişinden döndük Zincirlikuyu Mezarlığı’nın içine girdik.
“Geldik, sen burada in dede” dedim.
“Çok sağol kızım” dedi.
Ben de taksiden inip iş yerine yürüycem ya da taksiyle devam edip köprünün oradan geri dönücem. Yine geri döndüm, bir baktım ki “Mezarlıklar Müdürlüğü” ve mezarlıklar bilmem neleri yazan 3 binanın ortasında durmuş bir birine bir diğerine bakıyor. Islanıyor, kalan 3 tel saçı da yapış yapış oldu, yeleği sündü ama yine yağmurun altında dikiliyor ısrarla. Taksiden indim yanına gittim, elini tuttum, üzerinde müdürlük yazan binanın içine girdik. Binaya girince adımları hızlandı, içeriye girince tek nefeste konuşmaya başladı, önüne gelene Adem’i soruyor.
“Burada bir Adem varmış, ben mezarımı alacağım da bizim köyden, Göktürk köyünden...”
“Adem Bey varmış burada, o bana yardım edecekmiş...” diye tutturmuş gidiyor.
“Adem Bey varmış burada, o bana yardım edecekmiş...” diye tutturmuş gidiyor.
Birisi bunu bi tanıdığına yönlendirmiş, akıl vermiş herhalde.
Binada bir odaya oturttular bizi. Bir baktım son iki saattir bulunduğumuz en sıcak mekan. Üstünden hırkasını yeleğini çıkarıp kaloriferin üzerine koyduk. Beklerken de sıcak bir çay içtik.
Sora sora Adem’i de bulduk. Gerçekten de öyle birisi varmış çok şükür. Neyse, dedeyi Adem'e teslim ettim. Gitmeden yine geri dönüp bir baktım ki titrek dedeye bir can gelmiş, bin bir dille kendini hatırlatmaya çalışıyor Adem’e...
“Bilmemkimgillerden bilmem kimin şusuyum ben”.
Adam da hem çok meşgul, hem de bizim dedeyi ve bilmemkimgilleri de hatırlayamadı bir türlü...
"Allah!" dedim ya, bizim dede işini halletse de bunun bir de eve dönüşü var!
Zincirlikuyu önünden taksiye binse yine de ineceği yerden Göktürk otobüsü durağına yürüme imkanı pek yok. Geri döndüm, dedenin durumunu anlattım. Onu Göktürk otobüs durağına bırakacak bir araba ayarlandı, işi bitince götüreceklerine söz verdiler. Tam gidiyordum ki, dede paltomun arkasından asılıp koluma yapıştı. Bu sefer ben irkildim. Yüzüme öyle bir gözleri ışıldayarak baktı ki iğri yağmurun ortasına güneş doğdu sanki.
“Bilmemkimgillerden bilmem kimin şusuyum ben”.
Adam da hem çok meşgul, hem de bizim dedeyi ve bilmemkimgilleri de hatırlayamadı bir türlü...
"Allah!" dedim ya, bizim dede işini halletse de bunun bir de eve dönüşü var!
Zincirlikuyu önünden taksiye binse yine de ineceği yerden Göktürk otobüsü durağına yürüme imkanı pek yok. Geri döndüm, dedenin durumunu anlattım. Onu Göktürk otobüs durağına bırakacak bir araba ayarlandı, işi bitince götüreceklerine söz verdiler. Tam gidiyordum ki, dede paltomun arkasından asılıp koluma yapıştı. Bu sefer ben irkildim. Yüzüme öyle bir gözleri ışıldayarak baktı ki iğri yağmurun ortasına güneş doğdu sanki.
“Kızım, benim hanımım geçen sene sizlere ömür oldu” dedi.
“Ben hep yalnız kaldım ama kafa pek yerinde değil, daha yeni anladım sanki hanımın gittiğini... Torunlar, çocuklar hep uzakta” dedi.
Sonra hafiften güldü, “Bakma sen, hanımı da özledim dün, onun yakınından bir mezar alayım kendime dedimdi” dedi.
“Aylardır evden dışarı adım atmıyorum, komşunun çocuklar sağ olsun arada bir uğrar, ekmeğimi alışverişimi yapar getirirler, biz Göktürk köyünden dışarı hiç çıkmadık ki zaten kızım. İstanbul buralara, bize geldi” dedi.
“Ama bugün seni Allah çıkardı karşıma kızım” dedi.
“Benim çok ömrüm yoktur ama bugünden kelli sana hep duacıyım kızım, sağ ol var ol” dedi.
Elini öptüm, ayrıldık.
Neyse, demem odur ki, iyi ki ben bu sabah seninle çıkmamışım yola.
İyi ki evde bir şey unutmuşum.
İyi ki de tam otoparktan yeni çıkmışken sen çok fena kızmışsın onu unuttuğum için bana.
İyi ki de ben o stresi çekememişim.
"Onu bekletmeyeyim şimdi, ayrı gideyim, gerildi zaten. Aman trafiğe de kalmasın, ben 2 saatte de olsa huzurlu varayım gideceğim yere" diye düşünmüşüm.
"Onu bekletmeyeyim şimdi, ayrı gideyim, gerildi zaten. Aman trafiğe de kalmasın, ben 2 saatte de olsa huzurlu varayım gideceğim yere" diye düşünmüşüm.
İyi ki de sonrasında "şuradan geçene değil de öteki taraftan geçen otobüse bineyim" diye düşünmüşüm.
İyi ki de bu dedenin karşısına çıkmışım.
Sen de bunları bil de, sabahki saçma çatışma için üzülme diye anlatmak istedim. Hayat minik şeylerle karşındakini kırmak için çok kısa. Sonradan beni aradığında sana telefonda anlatamadım bunu, zaten sana sözlü anlatmak pek zor olur.
Aslında demem o ki, bazen gerçekten de çok üzülmemek lazım.
Her günün, her anın en kıymetlisi, en hayırlısı olsun demek lazım bu hayatta...
Her günün, her anın en kıymetlisi, en hayırlısı olsun demek lazım bu hayatta...