15 Ocak 2014 Çarşamba

Kavgalarımızın en güzel günü - sevgiliye mektup

O gün çok yaşlı bir dede gördüm.

İlk önce durakta beklerken dikkatimi çekti. Rüzgarlı havada “iğri” yağan meşhur yağmur, o gün de yine üzerine düşeni yağıyordu. İstanbul’un elit semtlerinden birinde, yeterince elit olamayan kesim olarak onbeş kişi durağa sığışmış, otobüs bekliyorduk. Otobüs saati geldi geçti. ‘Engüzelsitesi’, ‘Harikakonutları’ ve ‘Muhteşemblokları’nın kesiştiği ufuktaki o otobüs kavşağına kilitlenip, bir sonraki otobüsü beklemeye başladık. Bu arada o, durağın en dibine sığınmıştı. 15 dakika boyunca gözlerimi ayıramadım. Normalde "körüngöz"ümdür. Ama arada bir de çok bakarım işte. Nedense körüngözlerime hiç yağmur değmedi benim o sabah. Değdiyse de hatırlamıyorum, neyse. Dedenin gri seyrek kirpikleri iğri yağmurla doldu, ağırlaştı ve kapandı. Sonra açıldı, mendille kurulandı, yine doldu, ağırlaştı ve yeniden kapandı.

Neden sonra beklenen otobüs geldi.  O, aynı duraktan binenlerin alışkın yardımıyla zar zor otobüse bindi. Elinde bastonu, şoförün arkasındaki yere titrek titrek oturdu. Ben de onun çaprazında bir yer bulup oturdum.

Az gittik uz gittik dere tepe düz gittik. Bir saat sonra final varış alanımız olan (ayakta gidenler için gerçek bir final) Mecidiyeköy’e vardık. Kalabalık güruh kapılara hücum etti. Açılan kapılardan içeri soğuk kış rüzgarı girince, her zamanki gibi hem nefes alıp rahatladım hem de saniyeler sonra o havanın ortasına adım atacak olmanın huzursuzluğu sardı. O, güçlükle otobüsten indi. Binerken ona yardım edenler, inerken yardımcı olamadı. Herkes günlük koşuşturmanın manyaklığına dalmış çoktan, bir yerlere yetişmeye çalışıyor. Ben de indim. Ama dedim ya gözlerimi ondan alamıyorum. İndiğim yerde durdum kaldım. Otobüsten inen herkes, deli yağmurun altında bir anda çil yavrusu gibi dağıldı. O, üzerinde ince hırkası ve elinde bastonuyla kalakaldı. Kalakaldı kaldı. Kala kala kala kaldı. Öyle bir kala kala kala kalmanın sonu yok herhalde, bulaşıcı olmalı ki bir süre karşılıklı kala kalıştık.

Bir kaç dakika onu izledim. En sevdiğim mevsime, yağmura bir an ters konuştum içimden. Ama çok ters. Küfür ettim. Bunun üzerine hava iyice kızdı bana. Ani bir şimşek ve gök gürültüsüyle birlikte yağmur daha da şiddetlendi. İşe geç kalmışım zaten ama devam edemiyorum, gidemiyorum. Birisi göz bebeklerimi ve ayaklarımı durdukları yöne yapıştırdı adeta. Halbuki bir metre öteyi bile göremiyorum. Durak korunağından dışarıya çıkıp onun durduğu yere doğru birkaç adım attım. O hala havaya bakıyor, gelen geçen araçlara bakıyor, bir sağa bir sola bakıyor ama belli ki benimkinden öte bir sis bulutunun içinde... Bu arada sırılsıklam oldu, olduk. Durağın içine girmeyi de akıl edemiyor, edemiyoruz.  Yanına gittim, kolundan tutunca irkildi.

“Nereye gideceksin dedecim, sen niye şemsiyesiz çıktın ki bu yağmurda?” diye sordum.

“Ben Zincirlikuyu’ya gidecem, orada mezarlık var, bir Adem Bey varmış, onu görecem” dedi.

“Nasıl gideceksin” diye sordum.

“Burdan Zincirlikuyu otobüsü geçecekmiş, ona binecem” dedi.

Otobüsün ne zaman geçeceği belli değil, öyle bir otobüs var mı asıl o belli değil, varsa da geçse göremez, görse binemez. Bütün vasıtalar tıklım tıkış, cambazlık yaparak biniyor herkes...

Gel dedecim ben seni Adem’e götüreyim dedim. Çok sevindi. O tarafa doğru giden bi otobüse bindik, Zincirlikuyu’da köprünün orada indik.

“Dedecim bak mezarlıklar müdürlüğü şuradan 300 metre ilerde, yukarı doğru yürümen lazım” dedim.

Kendimi mi deniyorum nedir anlamadım niye öyle yaptım o an.

O, bana ortaya karışık hayır duaları edip yürümeye başladı. Ben de Etiler girişine yakın olan iş yerime yürüyeceğim oradan. Yürüyemedim. Ayaklarım kirpiklerim su oldu yağmura karıştı. Dönüp arkasından bi baktım geri döndüm, yanına gittim.

“Dedecim gel ben de oraya gidiyorum, taksiyle gidelim” dedim.

“Kaç para ki o” dedi.

“Benim iş yerim orada, ben de binicem seni bırakırım” diye yalan attım

Zar zor taksi bulduk, bu sefer de trafik ilerlemiyor. Neyse, bir şekilde Etiler girişinden döndük Zincirlikuyu Mezarlığı’nın içine girdik.

“Geldik, sen burada in dede” dedim.

“Çok sağol kızım” dedi.

Ben de taksiden inip iş yerine yürüycem ya da taksiyle devam edip köprünün oradan geri dönücem. Yine geri döndüm, bir baktım ki “Mezarlıklar Müdürlüğü” ve mezarlıklar bilmem neleri yazan 3 binanın ortasında durmuş bir birine bir diğerine bakıyor. Islanıyor, kalan 3 tel saçı da yapış yapış oldu, yeleği sündü ama yine yağmurun altında dikiliyor ısrarla. Taksiden indim yanına gittim, elini tuttum, üzerinde müdürlük yazan binanın içine girdik. Binaya girince adımları hızlandı, içeriye girince tek nefeste konuşmaya başladı, önüne gelene Adem’i soruyor.

“Burada bir Adem varmış, ben mezarımı alacağım da bizim köyden, Göktürk köyünden...”

“Adem Bey varmış burada, o bana yardım edecekmiş...” diye tutturmuş gidiyor.

Birisi bunu bi tanıdığına yönlendirmiş, akıl vermiş herhalde.

Binada bir odaya oturttular bizi. Bir baktım son iki saattir bulunduğumuz en sıcak mekan. Üstünden hırkasını yeleğini çıkarıp kaloriferin üzerine koyduk. Beklerken de sıcak bir çay içtik.

Sora sora Adem’i de bulduk. Gerçekten de öyle birisi varmış çok şükür. Neyse, dedeyi Adem'e teslim ettim. Gitmeden yine geri dönüp bir baktım ki titrek dedeye bir can gelmiş, bin bir dille kendini hatırlatmaya çalışıyor Adem’e...  

“Bilmemkimgillerden bilmem kimin şusuyum ben”. 

Adam da hem çok meşgul, hem de bizim dedeyi ve bilmemkimgilleri de hatırlayamadı bir türlü... 

"Allah!" dedim ya, bizim dede işini halletse de bunun bir de eve dönüşü var!  

Zincirlikuyu önünden taksiye binse yine de ineceği yerden Göktürk otobüsü durağına yürüme imkanı pek yok. Geri döndüm, dedenin durumunu anlattım. Onu Göktürk otobüs durağına bırakacak bir araba ayarlandı, işi bitince götüreceklerine söz verdiler. Tam gidiyordum ki, dede paltomun arkasından asılıp koluma yapıştı. Bu sefer ben irkildim. Yüzüme öyle bir gözleri ışıldayarak baktı ki iğri yağmurun ortasına güneş doğdu sanki. 

“Kızım, benim hanımım geçen sene sizlere ömür oldu” dedi.

“Ben hep yalnız kaldım ama kafa pek yerinde değil, daha yeni anladım sanki hanımın gittiğini... Torunlar, çocuklar hep uzakta” dedi. 

Sonra hafiften güldü, “Bakma sen, hanımı da özledim dün, onun yakınından bir mezar alayım kendime dedimdi” dedi.

“Aylardır evden dışarı adım atmıyorum, komşunun çocuklar sağ olsun arada bir uğrar, ekmeğimi alışverişimi yapar getirirler, biz Göktürk köyünden dışarı hiç çıkmadık ki zaten kızım. İstanbul buralara, bize geldi” dedi.

“Ama bugün seni Allah çıkardı karşıma kızım” dedi.

“Benim çok ömrüm yoktur ama bugünden kelli sana hep duacıyım kızım, sağ ol var ol” dedi.

Elini öptüm, ayrıldık.


Neyse, demem odur ki, iyi ki ben bu sabah seninle çıkmamışım yola. 

İyi ki evde bir şey unutmuşum.

İyi ki de tam otoparktan yeni çıkmışken sen çok fena kızmışsın onu unuttuğum için bana.

İyi ki de ben o stresi çekememişim. 

"Onu bekletmeyeyim şimdi, ayrı gideyim, gerildi zaten. Aman trafiğe de kalmasın, ben 2 saatte de olsa huzurlu varayım gideceğim yere" diye düşünmüşüm.

İyi ki de sonrasında "şuradan geçene değil de öteki taraftan geçen otobüse bineyim" diye düşünmüşüm. 

İyi ki de bu dedenin karşısına çıkmışım.

Sen de bunları bil de, sabahki saçma çatışma için üzülme diye anlatmak istedim. Hayat minik şeylerle karşındakini kırmak için çok kısa. Sonradan beni aradığında sana telefonda anlatamadım bunu, zaten sana sözlü anlatmak pek zor olur.

Aslında demem o ki, bazen gerçekten de çok üzülmemek lazım. 

Her günün, her anın en kıymetlisi, en hayırlısı olsun demek lazım bu hayatta...

24 Ekim 2013 Perşembe

C'est un beau roman c'est une belle histoire.

23 Eylül 2013 Pazartesi

O kadınla en mutlu sabahlardan biri


“Bu havada uçuşanlar ne ki?  Yoksa müzik notası mı bunlar? Ne güzel bir melodi bu! Rüyamda mı görüyorum yoksa kulağımda mı duyuyorum?” 

"Rüyamda görseydim yine de kulağımda duyardım ki zaten" diye düşünürken birden gözlerini açtı.

“Bu ne saçmalık, kesin rüyaymış o” diye düşündü. Az önce uçuşan renkli notaların yerinde, tam karşısında açık kalmış perdenin kenarından cama vuran yağmur damlalarını gördü. Sağ yanına dönüp baktı. O da uyanmıştı. Göz göze gelip mahmur mahmur gülüştüler, aynı anda sırt üstü dönüp gerindiler. Birbirlerine bakıp yeniden güldüler, neye güldüklerini bilmeden. O anda beriki, aniden elini uzatıp başucundaki sehpadan el aynasını alıp yüzüne yasladı.

“Gözlerimin çevresi yine mor! Gözeneklerim mi var benim? Yine böyle uyandım bu sabah!” diye şikayet edip söylenerek yataktan kalktı ve banyoya seğirtti.

Kaldıkları öğrenci evindeki mütevazi eşyalar arasında hemen göze batan dev müzik aletinin teknolojisine inanamayarak saat alarmını en sevdikleri şarkıya kurup, mutlu mutlu uyanmışlardı oysaki. Yataktaki, gidenin ardından saşkın şaşkın baktı. Pijamasına sıkışmış nefis bir popo, öfkeyle uzaklaşmaktaydı.

"Benim öyle popom olsaydı hiç şikayet etmezdim, gözleri de söylediği gibi mor değil ayrıca" diye düşündü öteki. Daha önce farkına varmamıştı hiç, şu uyandığı an ondan duymadan önce. Hatta, “Sabah nasıl da makyajlı gibi uyanıyor, göz kapaklarında yaşanmışlık gölgeleri var, ne gizemli, ne güzel!” diye düşünmüştü hep. Yatakta iyice yayılıp, yorganın dışında kalmış kafasının minicik bölümüyle “Dostluk falan, o yazılan çizilen sevgiler aynı böyle bir şeyler herhalde” diye düşündü hayatında ilk defa. "Güzelliğini kendi göremiyor, az kişi biliyor onu, bir tek ben görüyorum belki de!"

Kendini ayrıcalıklı hissedip gülümseyerek, yatakta yayılmaya devam etti. Ona, onu anlatmaya aklının bir köşesine yazdı. Ne zaman, nasıl anlatırdı bilemiyordu ama kendine neler kattığını biliyordu. Biliyor muydu? Mutlaka biliyordu. O, her şeyi bilirdi kendince. Yattığı yerde kafası birden ağırlaştı. Yeni uyanmıştı halbuki. Tuhaf bir ağırlıktı bu, hafif bir ağırlık. O an, tepesi üşüyen bu kafasının bir ömür boyu aynı hafif ağırlıkta kalmasını diledi. Olmayacağını biliyordu elbette. Yine de bunu dileyerek, bir süre yatmaya devam etti. En azından her şeyi bildiğini biliyordu.

Yorganın minicik aralığından odaya açılan delikte gözüne akşamdan kalan masa çarptı. El emeğiyle hazırlanmış mezelerden kalanlar, ekmek artıkları, boş rakı bardakları, erimiş mumlar, karman çorman not kağıtları, kararmış bir tütsü kabı ve tulum peyniri. Tulum peyniri? Tulum peyniri! Akşamdan niye dolaba koymamışlardı ki kalanları sanki? Zenginler gibi masayı öylece bırakıp yatmışlardı. Üzüldü. Hızlıca yorganı sıyırıp ayaklandı. Salonun ortasında duran masaya gitti ve peyniri kokladı: Yenilebilir.

Masadaki ekmek artıklarından görüntüsü düzgün olanları toparladı ve elindeki peynir kabıyla mutfağa gitti. Çayı koydu. Temiz kalmış son tavaya ekmek ve peynirleri dizdi. Ekmekler kızarıp peynirler hafifçe eriyince de hepsini üst üste koyup masaya götürdü. Masada akşamdan kalanları toplayıp mutfağa getirdi ve o anda banyodan gelen su sesini duydu. Telaşlandı. Sabahları şımartılmaya bayılırdı o banyodaki... Buzdolabından aceleyle iki domates aldı ve buruşmuş tek bir salatalığı bulup çıkardı. Hepsini hızlıca yıkayıp doğradı, üzerine zeytin yağı döküp kekik ekledi. Bu evde hiç bir şey kalmasa bile zeytinyağı, güzel domates ve kekik illa ki olurdu zaten.

Elinde tabakla giderken onunla koridorda karşılaştılar.

“Seninki gelmedi mi daha?”

“Geldi geldi, sabaha karşı geldi. İçeri yattı, çok yorgun”

“İyi , iyi. Gel kahvaltı hazırladım sana, sonra çıkarız”

Beriki şımardı: “Yaa, ama gerçekten mi? Benim için mi?"

Sarılıp öpüştüler.

Sarılırken elindeki tabaktan yere zeytinyağı damladı ama çaktırmadı. Beriki hafiften titizdi çünkü.

"Ne yapsak? Hemen yiyip çıkalım, bence. Yoksa yetişemeyiz."

“Ama çok yağmur yağıyor?”

“Ne yapalım? Gitmesek mi yine bugün? Gel bir şeyler yiyelim de sonra bakarız.”

“Yiyelim! Hadi 3 saat kahvaltı yapalım mı?”

“Hadi yapalım mı? O zaman o domatesli biberli şeyden de yapalım mı?"

"Yapalım mı? Yoğurt var, semizotu da var! Ekmek bandırırız akşama kadar acıktıkça, kalanlar da meze olur yine bize bu gece!”

“Tamam, bugün de evdeyiz anlaşıldı...”

"Evde miyiz?"

"Ama bizimkiler beni merak eder, bir aramam lazım"

"Sizinkiler taşınmadı mı?"

"Taşındılar?"

"Sana sordular mı taşınırken? Gitsen evi bulabilecek misin sanki? Eşyaların nerede? Evde bir yerin var mı ki?"

"Sormadılar. Bulurum sanki. Var gibi ama yok gibi de..."

"O halde evde miyiz?"

"Evdeyiz..."

Öteki en mutlu sabahlarından birini geçirdi.

Beriki o sabahı hatırlar mı, bilinmez.

Sevdiklerimizle ortak bir hafızamızın olmaması çok fena bence.

Hepimiz iyi kötü bir şeyler hatırlıyoruz da, hatırladıklarımız o anıları paylaştığımız insanlarla aynı şeyler mi bakalım? Onlara soralım bence. Hatırlayalım, onlara hatırlatalım, onlar da bize hatırlatsınlar.

Hatırlama günleri, geceleri yapalım.

Öteki, gerçekleşmeyeceğini bildiği bir şey daha düşünmüştü, t
am tamına 9 sene 10 ay sonra, aynı sabah...








27 Ağustos 2013 Salı

Öteki Düşünceler

“Engin’cim, şu klimayı biraz kısabilir miyiz lütfen?”

Pelin Hanım, yaşıtlarına kıyasla güzel bir fiziğe sahip, son derece bakımlı ve alımlı bir kadındı. Kırk yaşlarında olmasına rağmen en az on beş sene daha otuzundan bir gün fazla göstermemeye kararlı bir görünümü vardı. Kurumsal bir şirketin üst düzey yöneticileri arasındaydı. Küçük yaşlardan itibaren planlamaya başladığı hayat hedeflerinin birer birer gerçekleşmesi için titizlikle çalışmış, didinmiş ve sonunda hayal ettiği her şeye sahip olmuştu. Hakkıydı da! Gıpta edilecek lüks bir evi, kendisi gibi üst düzey yönetici bir kocası ve daha şimdiden okulundaki başarılarıyla ön plana çıkmaya başlamış olan dört yaşında bir kızı vardı.

Elindeki tablet bilgisayarının sesli işaretiyle, kızının devam ettiği özel okuldaki danışmandan gelen aylık bilgilendirme postasını gördü. Postayı okumaya başlamışken daha baştan çatılan kaşları, saniyeler içerisinde yavaş yavaş birbirinden ayrılıp yüzünde ait oldukları yere döndü. Dudaklarının kenarı gülümseyecekmiş gibi hafifçe titredi ama gülümsemedi. Kendinden bile başarılı olacaktı kızı, buna emindi. Daha kucağına alıp emzirdiği ilk an onu denemişti: “Bakalım zeki mi? Uyanık mı? Bakalım ilk hedefini bulabilecek mi?” diye uzun süre beklemişti. Hayatında daha hiçbir şey yememiş olduğu için haklı olarak iyice acıkmış olan bebek, birkaç saat bocalayıp bolca ağladıktan sonra minik burnuyla sanki havayı koklamıştı ve sonradan yardımsız bir şekilde eliyle koyduğu gibi memeyi bulup ona yapışmıştı. Bu duruma en çok da bebeğin açlığını kendisinin de hissettiğini iddia eden ve neredeyse ağlamak üzere olan babaanne sevinmişti. Ayy iyi ki de bayılmamıştı o kadın orada! O kadın, o başarılı ve hayat hırsı olan oğlanı (kocası) nasıl doğurmuş, bir türlü anlayamamıştı hiç zaten. Of aman, aman neyse... Çok başarılı olacaktı Derinsu, çok! Derinsu’dan beklentileri çok yüksekti. Her ortamda önce havayı koklayabilmek ve ona göre konumlanmak en önemli şeydi zaten! Derinsu, bunu doğduğu gün başarmıştı. Hayat bundan ibaretti zaten! Bravo Derinsu!

Pelin Hanım, kocası ve kızıyla birlikte şehre yakın ama metropol koşuşturmacasından kendini soyutlamayı başarmış elit bir semtte yaşıyordu. Mutluydu. Mutluydu? Mutlu sayılırdı... Elbette kafasını kurcalayan şeyler vardı ama hangi insanda olmazdı ki bunlar?

Pelin Hanım, az önce zamansızca aklını meşgul eden belirli düşüncelerden uzaklaşmak için kafasını hafifçe salladı ve eliyle sinek kovar gibi bir hareket yaptı.

“Engin’cim, klima dedim...”

Engin, pantolonunun cebinde titreşen telefonunu saklamaya çalışarak, panikle yerinden doğruldu. Arkasındaki içki büfesinden uzanıp klima kumandasını aldı ve tuşlara dokundu.  Bir süre bekledikten sonra tedirgin bir ifadeyle toplantı odasında oturanlara döndü.

“Böyle iyi mi Pelin? Biraz kısıp yönünü değiştirdim?”

“İyi, iyi. Bir an önce başlayalım da bitsin. Bu hafta çok işimiz var. Nedense hiç kimsede o enerjiyi de göremiyorum...”

Odada bulunanlardan bazıları yerlerinde rahatsız rahatsız kıpırdadılar. Gergin bir sessizlik çöktü.
“Saat 8’de pilates dersim var, iki haftadır ekiyorum Bora’cığımı! Ama bugün yetişmem lazım! Yoksa Bora kıyar bana bu sefer valla. Hahhahhahhayy!”

Pelin Hanım, zekası, profesyonelliği, pozitif enerjisi ve en beklenmedik zamanlarda attığı çınlayan kahkahalarıyla bilinirdi. Odadakilerden birkaçı, Pelin Hanım’ın kahkahası sonrasında birbirlerine bakıp kendi gülmelerini bastırmaya çalıştı. Durumun farkında olan Pelin Hanım, koruduğuna bir kez daha emin olduğu imajından memnun bir şekilde gülümsedi ve tiz sesiyle yeniden odayı çınlattı:

“Ee Nuray’cığım? N’aptın bakalım bu hafta? Senden başlayalım, çabucak çabucak geçelim mi teker teker? Lütfen diyeceğim...”

Nuray, saniye geçmeden arı vızıltısını andıran sesiyle elindeki notlarını tek düze bir şekilde okumaya başladı. Nuray notlarını okumaya başladığı zaman, bir toplantı en az 15 dakika uzardı zaten... O konuşmaya başladığı anda birkaç kişi birden otomatikman esnedi. Nuray, uzun süre önündeki notları okumayı sürdürdü. Nihayet bitirdiğinde, küçük bir sessizlik oldu. Haftayı özetleyen bu uzun konuşma için yapacak bir yorum bulamayan Pelin, güçlükle yerinden doğruldu. Saat 8’deki pilates randevusuna ayırması gereken enerjinin yarısını masaya, Nuray’ın önüne bırakmış gibi bir hali vardı. Anlık bir duraksamadan sonra, sağ tarafına doğru döndü ve sordu:

“Evet? Neyi bekliyoruz anlamadım ki... Geçelim mi? Engin?”

Engin, Nuray’ın okumasının bittiğini fark edememişti. Masanın altında elinde tuttuğu telefonuyla meşguldü. Kendi ismini duyunca irkildi, ani bir refleksle telefonunu cebine sokup doğruldu:

“Efendim? Efendim, Pelin”

“Hayatım, hızlı geçelim diyorum, herkes anlatsın işte çabucak çabucak! Bakıyorum da haftasonu moduna girilmiş çoktan, belli!”

Engin, gücenerek duraksadı. Etrafına baktı. Herkes beklentiyle ona doğru bakıyordu. Hafifçe kızardı. Bu huyundan nefret ediyordu işte. Neden üzerinde bir çift gözden fazlasını  hissedince hemen kıpkırmızı oluyordu ki? Söyleyeceklerini unuttu. Elini hala titreyen pantolon cebinin üzerine koydu, yalan söyledi:
“Müşteri arıyor 10 dakikadır, açmıyorum ama buna bakmam lazım artık. Hemen dönerim, başkasıyla devam edelim mi ben gelene kadar?”

Ebru, aniden açılan kapının sesiyle yerinden sıçradı. Toplantı odasından gelen klimanın serinliği yüzüne çarptı.
Engin, elinde telefonuyla aceleyle odadan çıktı. Sağa dönüp koridor boyunca hızla ilerledi ve az ötedeki kahve makinesinin yanındaki gölgeye çekildi.

“Ne? Nee? Neee? Ne var Selin ne? Toplantıdayım diyorum, neden ısrarla arıyorsun? Yarım saat sonra çıkıyorum dedim sana değil mi? Nedir bu kadar acil olan? Yeter artık dakika başı aramandan sıkıldım! Çalışamıyorum diyorum sana. Ne? Tavuk yap. Olur, olur. Bunu sormak için mi aradın?”

Ebru, yerinden kalkıp, açık kalan kapıyı kapatmaya yeltendi. Bir yandan da Engin’in telefon konuşmasına kulak kabartmıştı. Bir insanın fısıltıyla bağırabilmesinin tek örneğiydi Engin. Sık sık onun benzer telefon konuşmalarına şahit olmuştu ama yine de hayret etti. Sonunda kapıya ulaştı , kapı koluna uzandı ve kapatmadan önce de başını aralıktan sokup sordu:

“Bir şey ister misiniz Pelin, daha önce soramadım ama? Aç mısınız, millet? Ya da bir şey içer misiniz?”

“Yok yok canım, acelemiz var zaten, çok teşekkür. Kapıyı da kapatabilirsen...”

Ebru kapıyı yavaşça kapatıp yerine döndü. Önündeki ekrana dönük bir şekilde oturdu. Kulağı az ötedeki Engin’in telefon konuşmasındaydı yine...

“Alamam canım, kusura bakma. Buradan hava alanına gitmem en az 2 saat sürer, tam iş çıkış saatine denk geliyor! E, önceden haber verselerdi o zaman? Burası İstanbul, oradaki gibi yürümüyor işler, bir tek sizinkiler anlayamadı! Neyse tamam, toplantı bitince ararım ben seni. Tamam. Bakarız dedim ya! İyi hadi. Tamam dedim! Tamam. Tamam! Ben de öptüm...”

Engin, telefon konuşması bitmesine rağmen geri dönmeyince, Ebru onun bulunduğu karanlık tarafa doğru baktı. Birkaç saniye sonra da, kahve makinesinin sesini duydu. Az sonra Engin, köşedeki gölgelerin içinden çıktı. Elinde 2 bardak tutuyordu. Masaya kadar gelip bardaklardan birini Ebru’nun önüne bıraktı. Gerindi, derin bir nefes alıp, ofladı. Sonra da cebinden çıkardığı mendiliyle uzun uzun gözlüklerini temizleyip yeniden gözüne taktı. Dünyayı ilk kez görüyormuş gibi gözlerini kırpıştırdı Engin. Ebru seviyordu onun bu hallerini. Hep aynıydı Engin. Tuhaf bir huzur duyuyordu onun bir sonraki hareketinin ne olacağını biliyor olmaktan. “Şimdi ellerini cebine sokup bana hal hatır soracak” dedi Ebru içinden.

Engin baş parmaklarını yan ceplerine taktı ve dönüp Ebru’ya baktı.

“Eee? N’aber Ebru’cum?”

Ebru içinden gülümsedi. Bayılırdı haklı çıkmaya! Çok da iyi kahve falı bakardı zaten. İç görüsü de vardı yedi sülalesinden.

“E iyi Engin’cim, senden ne haber?

“İyi, iyi. Çok da iyi değil aslında. Off neyse ya, boşver!”

“Aa söyle ya, merak ettirdin şimdi. N’oldu ki? Kötü bir haber almadın inşallah telefonda?”

“Yok, yok yaa, almadım da... İşte, öyle canım sıkıldı birden...”

“Hmm...”

Sessizlik.

Bir süre birbirlerine baktılar.

Bitiyordu şu kızın yeşil gözlerine, etli dudaklarına. Fiziği de fena sayılmazdı. 3-5 kilo daha zayıf olsaydı, tamdı. Bir de saçlarını doğal renginde bıraksa... Ne vardı şu sarı boyalarda anlamıyordu zaten, yapay yapay...
Birden aklına çılgınca bir fikir geldi. Toplantıya dönmeyecekti. Baldızıyla yeğenini de hava alanından almayacaktı, yetişemezdi ki zaten bu saatte! Ebru’yu da alıp sahildeki balıkçıya gidecekti. Mis gibi balık kokuyordu burnuna ne zamandır, akşamları mekanın önünden geçerken. Her seferinde içi gidiyordu. Pervasız gençlik günleri geliyordu aklına. Ne tuhaf! Konyalıydı o... Gençliğinde denizli balıklı bir anısı olmamıştı ki hiç?


Çok da çılgın bir fikir değildi aslında. Toplantıya dönmediği için işten atılacak değildi ya! Şu an sadece Ebru’yu kolundan tutup çıkacaktı buradan.  15 dakika sonra sahildeki o balıkçıya varacaklardı. Kimseye anlatamadıklarını anlatacaktı ona. Anlatacağı derdi var mıydı ki? Ya da derdi neydi? Onu bile bilmiyordu. Karşılıklı birer duble rakı içmek istemişti işte Ebru’yla. Nedensiz... Birlikte kafayı bulacaklardı. Sahilin ilerisindeki balıkçı barınağına doğru yürüyecek, orada sabahlayacak ve güneşin doğuşunu izleyeceklerdi. Hiç kötü bir niyeti yoktu. Sadece onu tanımayan ama onunla ilgilenen, söylediklerini ilgi çekici bulacak, onu duymak isteyecek birisine ihtiyacı vardı. Sabah kuş gibi hafiflemiş olarak, eve kadar yürüyecekti. Evi karşı taraftaydı ama olsun, yürürdü ki, ne olacak... Ne olurdu kimseye hesap vermeden gönlünce bir gün geçirebilseydi! Ama sabah eve gittiğinde karısı hesap sorardı, orası kesindi. Nasıl anlatacaktı ki ona? Bütün gece içip, güzel bir kıza içlerini döküp eve döndüğünü mü söyleyecekti? Söyleyemezdi ki... Kiminle birlikte yemek yediğini söyleyecekti peki? En naif duygularıyla birini güzel bulduğunu söylemesi bile çok büyük problem olurdu zaten. Dürüst olma şansı artık yoktu. Ben bu kadınla evlenirim diye düşündüğü anda, o dürüst söylemlerin sonsuza kadar elinden alınmış olduğunu fark etmişti zaten. Hayret! O kadar da öngörü sahibi bir insan değildi halbuki... Önemli değil, istiyordu karısını. Aynı evi paylaşmak, sabah birlikte uyanmak istiyordu onunla. E bu da yeterdi değil mi? Umursamamıştı.

Karısı dünyanın en düz, en yalansız insanıydı. Kafasının içinde dürüstlük nedir, onu düşündü bir an. Beyni patlayacak gibi oldu. Şu an, toplantıya girmesi gereken zamanda bunları düşündüğüne inanamıyordu. Hep onu didikleyen karısı yüzündendi zaten!

Durdu.

Karşısında saçlarıyla uğraşıp duran, uğraştıkça da sanki daha çekici görünen kıza baktı.
“Neyse, en kötü gidip sahilde birer bira içeriz Ebru’yla, davet etsem mi ki?” diye düşündü. Karısının çok hassas bir burnu vardı. “Toplantı geç bitti” dese inanmazdı ki ona! Ya da en kötüsü, inanırdı belki de inanmak isterdi. O an, karısının inanmayacağından korkmadı Engin. İnanmak istemesinden, umurunda olmamasından korktu.

Aman canım! Karısı bu kadından çok daha zayıftı zaten, hem karısını çok seviyordu ki o. Eskiden beri biraz sıkılıyordu muhabbetinden, ama olsun. “Muhabbet, eğlence istersem, arkadaşlarımla buluşurum” diye düşünmüştü zaten. Çok fazla ortak noktaları olmasa da, bakımlı, titiz ve kolunda gururla gezdirebileceği bir eşti o. Seks de fena değil sayılırdı hani, özellikle de bir kaç ayda bir karısı modunda olduğunda. Ona sahip olmakla çok şanslıydı aslında. Hem de iki hafta sonra, yıllık ikramiyesiyle parasını çoktan ödemiş olduğu  bir uzak doğu seyahatleri vardı. Bu gece canı sıkıldı diye her şeyi riske atmaya değer miydi? Tabii ki hayır... Hem karısı kumsalda uzun saatler boyunca güneşlenirken o mutlu masajlardan birine kaçabilseydi, tamamdı zaten.

Engin, Ebru’ya bakmayı bıraktı. Gözlerini ondan kaçırdı. Ebru’nun tam arkasındaki büyük camdan Boğaziçi Köprüsü'nün ışıklarına baktı.

Ebru, uzun süre bakıştıktan sonra aniden kendisinden gözlerini kaçıran bu adamın gözlerine olmasa da, gözlüklerine bakmaya devam etti. O gözlüklerden kendi yansımasını hala görebiliyordu. O yansımada saçlarıyla oynamayı sürdürdü.

Hiç sormamıştı ama Engin 35-36 yaşlarında olmalıydı en fazla. Şirkette ona “günaydın!”, “iyi akşamlar!” ve “nasılsın?” diyen nadir insanlardandı. Ebru’nun hayalindeki adam değildi Engin. Kısa boyluydu, omuzları dardı. Saçlarının tepesi hafiften açılmaya başlamıştı. Ama samimi, dürüst bir havası vardı. Asla yalan söylemezdi, buna emin olacak kadar tanıyordu onu. E şirkette iyi bir konumu da vardı. İyi bir aileden gelmiş olduğu her halinden belliydi. Alıcı gözüyle bakmıştı ona daha önce, yalan değil! Kendisiyle bu kadar ilgilenen kaç kişi vardı ki koca binada? Ama evliydi Engin. Havalı da bir karısı vardı, bir keresinde şirketin yılbaşı yemeğinde görmüştü onu. Eğitimli bir kadın, belli. İçini çekti. Gözlüklerin yansımasından saçını düzeltmeyi bırakıp bilgisayar ekranına döndü.

“Engin, Pelin sana sesleniyor sanırım.”

Engin uykudan uyanmışçasına silkindi. Gözlerini boğaz manzarasından zorla ayırdı. Derin bir nefes alıp hemen solundaki kapıyı açıp toplantı odasına girdi.

Engin, içerideki gerginliği girer girmez fark etti. Pelin’in gözleri kızarmıştı. Pelin’i bildiği kadarıyla, bu hiç hayra alamet değildi.

“Eee, şimdi kapattım telefonu, kusura bakmayın millet”

Pelin Hanım önüne döndü.

“Maalesef bizim de vaktimiz kalmadı, Engin’cim. Şu klimayı da bir kapatabilirsen... Yarın sabah 9’da bana bir uğrar mısın, konuşalım”

Bir an Engin’in yüreğine indi.

“Pelin, kusura bakma geciktim ama müşt...”

“Yok, yok konu sen ya da müşterin değil Engin’cim. Zeynep istifa etti dün, şimdi de İK’dan bir telefon aldım, geri adım atmıyor. Onun işlerini sana devredeceğiz acilen. Ebru da sana onun dosyalarıyla ilgili yardımcı olacak. Hafta sonu birlikte çalışmanız gerekebilir, umarım bir plan yapmamışsındır...”

21 Ağustos 2013 Çarşamba

Kırmızı Güneş versus 4.1

Sıcak bir Ağustos öğleden sonrasıydı. Günlerden salıydı. Perdeleri kapalı, loş çalışma odasındaki pervanenin vınıltısı onu iyice sersemletmişti. Yerinde şöyle bir gerindi ve uzun bir poflamayla yeniden kamburunu çıkardı. Başını ellerinin arasına aldı, avuç içleriyle gözlerini ovuşturdu. Göz kapaklarının ardındaki karanlıkta, o minik parıltılardan gördü yine. Canı sıkıldı. "Bir hastalık işareti değildir inşallah!" diye düşündü. "Yeni bir derde daha katlanamam şimdi!" 2 saat sonra göndermesi gereken iş raporuna günler önceden başlamasına rağmen, raporu hala bitirememişti. Kalktı, çay koymaya niyetlendi. Üşenip yeniden oturdu. Masada duran sigara paketine uzandı, vazgeçti. Balkona olan mesafesi mutfaktan daha da uzaktı. Dışarıdan gelen çocuk seslerine özendi. 

Çocukken enerjisi nasıl da hiç bitmek tükenmek bilmezdi! Şaştı. Akşama kadar durmadan koşup yine de yorulmadığı günleri özledi. Sonra bir gün aniden nedensizce yoruluvermişti. Yine böyle sıcak bir öğleden sonrası... O günü hiç unutmuyordu. 

8-9 yaşlarındaydı. Mevsim yazdı. Evde, annesiyle babasının neşeli ve gürültücü bir arkadaş grubu vardı. Oturup sabahtan akşama kadar çay içip kağıt oynuyorlardı. Televizyondaki tek kanalda denk gelirse de, maç ya da kovboy filmi izliyorlardı. Arada biri çıkıp balkondaki sedirde birkaç saat kestirip, sonra yeniden içeriye gelip, gruba katılıyordu. Çok sıkılıyordu onların yanında. Bazen de biri gelip yanaklarını tükürük içinde bırakarak öpüp etlerini sıkıştırıyor, sonra yine oyunlarına dönüyordu. Çok seviyordu herkes onu. Çok tatlıydı o, çok! 

Ama o gün iyice sıkılmıştı artık. Bu sıcak havadan da nefret ediyordu. "Yağmur yağsaymış camlara bakarmışız, ne güzel" diye düşündü. Bir süre o anlamadığı kağıt oyununu izledi. Kolay olan başka bir kağıt oyunu daha vardı ama onu oynamıyorlardı ki bir türlü! Bazen kendisini de aralarına alıp bir süre o oyunu da oynuyorlardı ama hem çok kısa sürüyordu hem de her seferinde kendisi kazanıyordu nedense, çok sıkıcıydı. İlgi çekmek için yanlarına gidip bir süre ayakta bekledikten sonra, hiç aç olmamasına rağmen “Benim karnım aç!” dedi. Annesi kağıtlarını masaya ters kapatıp, yerinden kalkıp mutfağa gitti. O da uzun koridor boyunca annesinin peşinden gidip, mutfak kapısından onu izledi. Annesi dolaptan soğan, kıyma, maydanoz ve domates çıkardı. “Açım” dediğine pişman olmuştu. Dolaptan çıkan bu 4 şeyden de nefret ediyordu, yemeyecekti! Annesi malzemelerle bir süre uğraşıp bir şeyler hazırladı. “Al bakalım hadi şunu, aşağıdaki pideciye götür. Pide yapsınlar, kaç tane çıkarsa. Fırının başından ayrılma ama! Mutlaka bu kıymayı kullansınlar!”

Annesinin eline verdiği plastik kapla apartmanın beşinci katındaki merdivenlerden aşağı son hızla koşmaya başladı. Bu apartmanın serinliğini, kendine özgü yemek ve rutubet karışımı kokusunu seviyordu. Merdivenlerden aşağı doğru koşarken saçları sallanıyordu. Çok sevindi. Demek uzuyordu saçları. Ne vardı da erkek çocukları gibi kestirmişti kafasını annesi! Sünüzüt olurmuş! Sünüzüt ne? Son kata geldiğinde merdivenin dördüncü basamağından atlardı her zaman. Bu sefer düştü. Terliğinin ucu ters dönüp basamağa takılmıştı. Acımamıştı ama hiç. Bacaklarına baktı, kan yoktu. Plastik kabın içindeki de top halinde yere yapışmıştı. Onu yerden kazıyıp tekrar kaba koydu. Bahçenin hortumuyla biraz yıkadı. Çok kötü olmuştu bu, yapış yapış bir şey! Hem terliği de yırtılmıştı birazcık. Korktu. Annesi kızacaktı belli ki. Tekrar yukarı çıkmadı. Sokağa çıkıp dik yokuştan aşağı pideciye doğru yürüdü. Sokakta Doğa’yı gördü. Aslı’yla beraber bir kapı girişine oturmuşlardı. Aslı’yı hiç sevmiyordu. Pis yalancının tekiydi. Onlara hiç bakmadan sekerek yürüdü. Yürürken saçları yine sallandığı için çok sevindi. Arkasından baktıklarını biliyordu. Pideciye vardı. Oraya sık sık geldiği için ne yapılacağını biliyorlardı. Tezgaha plastik kabı bıraktı. Ustayla göz göze geldiler, suçlu suçlu adama baktı. Adam kabın içindeki yapış yapış karışıma uzun süre baktı. Anlamıştı sanki olanları! Bir şey demedi, kafasını sallayıp işine döndü. Buna bir şey demediyse o kötü bir insan olamazdı ki! Aniden rahatladı, içeride durmasına gerek yoktu artık. Dışarı çıktı. Hem içerisi de çok sıcaktı zaten. Az sonra, fırın ustasının çırağı elinde büyük bir poşetle geldi ve onu masaya bıraktı.

“Annem verecekmiş sonra, hesaba yazıver Hasan Abi.”

“Yazarız Zeyno kız, n’apıyosun sen bakalım? Yüzmelere devam mı?”

“Evet, hem de 2 ay sonra çok önemli yarış var!”

“Aferin sana kız, balık kız seni!"

Burnunun ucunu sıkıp acıtmıştı. İnsanlar bir yerini acıtmadan sevemez miydi onu? Pidecinin bahçesinden kucağındakiyle birlikte ağır ağır çıktı. Poşeti iki koluyla birden kucakladı. Önünü görmeden gidiyordu neredeyse. Pideler fırından yeni çıkmıştı, çok sıcaktı. Yürürken bir an yukarıya bakıp kıpkırmızı güneşi gördü. Şaştı kaldı. Evet, evet, kırmızıydı güneş. Resimlerde neden sarı boyarlardı ki onu hep? Durdu. Derin bir nefes alıp verdi. Canı eve gitmek istemiyordu. Ayağındaki yırtık terliğini hatırladı. Yolun karşı tarafına geçti. Yırtık terliğini o kız görsün istemiyordu. Yokuş yukarı çıkmaya başladı. Çıktı, çıktı, çıktı. İnerken çok daha kısa sürmüştü sanki. Neden bu yol bitmek bilmiyordu? Hem artık saçları da sallanmıyordu yürürken. Sanki her adımıyla kısalmış, kafasının içine geri dönmüşlerdi. Yine durdu. Ter içinde kalmıştı. Bacağını vurduğu yer de sızlamaya başlamıştı. Biraz daha yürüdü.

Durdu.

Durdu.

Durdu kaldı!

Yorulmuştu.

Hayatında ilk defa yorulmuştu.

Çok tuhaf bir histi. Sanki etleri kemikleri bedeninden ayrılıp gölgeye bir yere yatmak, bir daha da kalkmamak istiyor gibiydiler. Hiç beğenmedi bu hissi. O kendisi yatmak istediği zaman yatardı gölgeye zaten. Niye vücudu kendinden ayrı hareket etmişti bu sefer?

Üzüldü.

Kaldırıma oturdu. 

“Yarışlarda da böyle olursam ya?” diye düşündü.

Ne kadardır orada oturduğunu hatırlamıyordu. İlerideki apartmanın balkonundan annesinin kendisine seslendiğini duydu. Hemen yerinden kalktı. Poşeti yeniden kucakladı Yavaş yavaş yürüdü. Apartmana varması saatler aldı sanki. Merdivenleri yavaş yavaş tırmandı. Az önce bu merdivenleri nasıl da uçarak indiğine hayret etti. En sonunda beşinci kata vardı. 
Annesi kapıda bekliyordu.
“Nerede kaldın çocuğum???”

“Yoruldum anne”.


Telefonun tiz sesiyle sıçrayarak uyandı. Alnı acıyordu. Gözlerini kırpıştırarak duvardaki saate baktı: 6:30. Bir an paniğe kapıldı. Sabah vakti mi yoksa akşam vakti mi olduğunu bilemedi. Telefonuna baktı, tanımadığı bir numara. Sesini kısamadığı bu 100 yıllık alete içinden 100. kez lanet etti. Telefon, tiz sesiyle çalmaya devam ediyordu. Gözlerini yumdu. Yumduğu anda yine o minik parıltıları gördü, umursamadı. Bir rüya görmüştü. Gözleri güzel bakan bir adam. Bir de küçük bir kız çocuğu vardı sekerek giden. Saate tekrar baktı. Daha ertesi gün olmamıştı, oturduğu masada uyuyup kalmıştı anlaşılan. O raporu göndermek için de son bir saati kalmıştı. Kaldığı yerden hızla yazmaya başladı.

Yazdı. Beğenmedi, 3-5 cümle sildi.

Yazdı. Beğenmedi, 5-10 cümle daha sildi.

Durdu.

Yok yok rüya değildi onlar, besbelli. Kız çocuğu kendisiydi. Bir anda kendi küçüklüğündeki o gün gelmişti ya aklına canım! Peki ya o adam kimdi? Neyse. Kırk dakikası kalmıştı.

Yazdı.

Yazdı.

Beğenmedi, hepsini birden sildi.

Yerinden kalkıp kanepeye uzandı. O adamı rüyasında mı görmüştü yoksa o da küçüklüğünden tanıdığı biri miydi diye düşünürken, uzandığı kanepe sallandı. Ani bir refleksle yerinden kalkıp avizeye baktı. O da belli belirsiz sallanıyordu sanki! Fırladı.

Oturduğu apartmanın ikinci katından aşağıya uçarak indi. Sokağa çıktı. Etrafına bakındı. Kendisinden başka kimsenin kanepesi yerinden kıpırdamamış gibiydi. Başını eğdiğinde, ev terlikleriyle çıkmış olduğunu gördü. Terliğin teki koşarken biraz yırtılmıştı sanki. Çok eskiydiler zaten. Umursamadı.


Karşıdaki parka yürüdü ve bir banka oturdu. O akşam eve dönemeyeceğini biliyordu.  






26 Kasım 2010 Cuma

Boş Sene

30 yaşındaydım... At yarışına 1 sene ara verdim, neler oldu? İyi niyetli bir kaç arkadaşım buna Gap year dediler... O ne demek? Normalde öğrencilerle ilgili bir tanımı var. Ama bu sene benim için ÖYLE bir sene oldu ki, bir tanıma yapışmak işime geldi, kendime uyarladım, dinleyin:

Hatırlayabildiklerim (ki hafızam zayıftır):

GAP YEAR ne demek???

Pazar günlerinden nefret etmemek

Cuma günlerinin de bir özelliğinin olmaması

Hayatında ilk defa olarak, ayda bir gelen (ki bana peer'larıma göre az geliyor) alışveriş manyaklığı moduna ara vermek

En sevdiğin programların prime time +8 -8 saatlere denk gelebilmesi

Çeşit çeşit yemek tarifleri deneyebilmek

Hatta yemek kitabı yazabilecek kadar kendi “özel” tariflerini yaratabilmek (hepsinin ismi bile var)

Gündüz salaş kıyafetler giyip arkadaşlarını işyerlerinde çat kapı ziyaret ederek onları sinir edebilmek (“burdan çıkınca n‘apçan” gibi sorulara yaratıcı cevaplar verebilmek bu etkiyi x4 yapar)

7-24 facebook takibi sonucunda henüz açıklanmamış ilişkileri resimler, ayrılık arifelerini de status update’ler sayesinde en az 2 hafta öncesinden öngörebilmek

Aile/memleket ziyaretleri için zaman kısıtlaması olmadığından bayram seyran trafiğinden ve bilet soygunundan kaçabilmek

İş görüşmelerine giderken dilediğince şık giyinebilmek (iş yerindekilerin meraklı gözlerine ve imalı sorularına maruz kalmadan)

Kızlarla pijama partisine giderken ertesi günkü iş kıyafetini de yanına almak zorunda kalmamak (hatta eşofman kılıklı bir pijamaysa aynı kıyafetle eve bile dönebiliyorsun)

Evden çıktığında saat 15:00 ise “anaaaa demek saat 15:00’de dışarısı bööle gözüküyomuş” gibisinden şaşırmamak

Yine saat 15:00’de normalde ancak bir yere toplantıya giderken görebileceğin sahilde boş boş yürüyen ya da kafelerde takılan insan grubuna “yaa bunlar niye çalışmıyor ki şu anda, nasıl oluyor da… Allah allaaaah…!” gibisinden de şaşırmamak

Sabah kalkıp dışarıda kar/yağmur görüp acayip mutlu olup popoyu diğer tarafa devirerek bilinmeyen bir zaman diliminde tekrar uyanmak üzere yorgana taciz derecesinde sarılmak

Yolda yaklaşan bir anketörün sorularına yanıt verirken “ne iş yapıyorsunuz” sorusuna sevgilinin senden önce atlayıp “ev hanımı kendisi” diyerek kıs kıs gülmesi

Her balkona çıktığında “yeni doğan çocuğundan ötürü - 0-3 yaş - ev hanımı” modundaki komşularla göz göze gelmek; moduna göre bazen -ha haaytt- hava atmak, bazen suçlu hissedip –la noliy la- içeri kaçmak

Telefon numarası, adres, yiyecek içecek tarifi, iksir (o ne ya) vs. gibi notlar alman gerektiğinde inci gibi yazmak (3 gündür başka neyi not etmişsin ki)

Sevgiliyi işe Türk filmi modunda romantik gönderebilmek (en iyi özelliklerimden ehhe öhem: güzel uyanırım, - makyajlı gibi- kıskanmayalım lütfen!)

Bilgisayar/grafik/program manyağı olmadan da birkaç "free lance" işte takılabileceğini görmek

Sevgilinin, eve geldiğinde seni evi temizlemiş, iç çamaşırına kadar ütülemiş, yemeği hazırlamış, giyinip süslenmiş ve kikirder halde bulması

Tüm bunları yapamadığında, birinden birine “niye” diye sorarsa “bad day at work” diyememek:(
Maaş için ayın başını ortasını sonunu beklemek zorunda kalmamak

Ortada bir “maaş” kavramı olmadığı için de çeşitli komik durumlara düşmek (şu an burada yazamıycam, “vaktim” yok, ayrı bir blog konusu olur)

Bu süre içerisinde sevgiliden aileden eşten dosttan belirli kişileri daha iyi tanımak ve kıymetini anlamak

Genel olarak kontör olmadığı için özel günlerde ya da herhangi bir zamanda insanları aramaktan muaf olmak

İş görüşmelerinde “Eski işinizden niye ayrıldınız” sorusuna ilk 30 görüşmede yanlış ifadeler kullanıp, karşıdakinin surat ifadesine dayanarak deneyim kazandıktan sonra olayı çözüp, son 50 görüşmede de en ufak soru işareti bırakmayacak kadar doğru ifadeler kullanmak (zaten bu soruyu doğru dürüst cevaplayanın alnını karışlarım + işallah google’dan beni aratınca bu blog çıkmıyordur - en son çıkmıyordu)

Satış – Pazarlama vb. alandaki tüm tanıdıklara işleri/ürünleri ile ilgili çıkan reklamları saniyesinde haber verebilmek

Yaş olarak küçük olsa da kafa olarak büyük "minik"lerle konuşup onların 5 yıllık hayat/kariyer planlarına hayran olmak (özellikle hayatında 5 günlük plan bile yapmadıysan temelli hayran olmak ve sadece ona bari yararlı olabilmek için "gap year" denileni durmadan sonlandırmaya çalışmak)

Kutu manyaklığı başlaması! Evdeki her şeyi kutu kutu penselemek. Daha fazla kutu olmasın diye de İkea’dan var gücünle kaçmaya çalışmak

Uykusuz dergisini çıktığı günde ilk alan olmak (orda üj bej kişinin hastasıyız)

“Ne zaman evleniyorsun” sorularını “ya iyi de şimdi dur bi önce iş güç borç harç” şeklinde savuşturabilmek :)

Alice, harikalar diyarında mı yoksam nerede onu düşünecek, anlayacak zamana sahip olmak
“Gap year” diye nitelendirilen, Türkçe’de karşılığını bulamadığın o senedeki yaşına, anne-babanın aslında o yaşta neler yapıyor olduğunu düşünerek şaşırmak

Eşin dostun neler yapıyor olduğuna bakıp az önceki şaşkınlığın üstüne ayrıca şaşırmak

Tüm bu yapılanların çok da gerekli olup olmadığına karar verememek

Bir sene içerisinde 5 arkadaşının vefat ettiğini facebook yoluyla öğrenmek; FÖ (facebook’dan önce) bu kadar haberini alamıyorduk

Tüm bu yapılanların çok da gerekli olmadığına karar vermek

Yani bu yaştan sonra düzen karşıtına ve anarşiste bağlamak

Memlekete gittiğinde doğduğun/büyüdüğün/ilk gençliğinin geçtiği evi ziyaret edip resmini bilem çekecebileceğin vaktinin olması

Sonra da günlük/anlık sıkıntılarda ya da bulunduğun şehir sana kim olduğunu unutturduğunda o resme bakıp neye ihtiyacın varsa onu hatırlamak

Memleketten dönerken nasıl olsa ertesi gün bile geri gidebileceğini düşünerek sıla depresyonuna girmemek

Yine memleketten dönerken, (dönüş otübizle ise genel olarak saat 03:00’de Susurluk’ta) bagaja tıktığın zeytinlerden canın çok çekse de “yaa yiyip bitirsem de en kötü haftaya döner bi daha alırım” şeklinde rahat takılıp muavini kasmamak

Ana-baba evinde (onca sene sonra sigara içtiğini itiraf ederekten) bira-çerez-sigara şeklinde daha önce hiç olmadığı gibi günlerce rahat takılabilmek

Arkadaşın acilen (gönül meselesi-sağlık) çağırınca ilk giden ol-ABİL-mek

Akşamdan kalma değilsen, sabahları iskeletorla akraba birilerinin eşliğinde pilates yapmak (illa ki bir kanalda çıkıyor)

Sabah erken kalkma zorunluluğu olmadığı için akşam millet yatınca balkonda/pencere önünde takılırsan gerektiğinden fazla ufo görmek

Kış günü gereksiz yere balkon yıkamak

Sonbaharın mistik sabah 5 sisini, yazın öğleden sonraki bayık sıcağını, kışın gece 3-5 nöbeti soğuğunu birebir yaşamak

Mahalledeki kanadı kırık kuşu, yeni doğan kediyi, karnı içine kaçmış aç köpeği, kırk yılda bir gelen baykuşu ilk gören olmak

"Gap year"ın sonunda, 5 yaşından beri hayatında ilk defa önüne gelen onca zamanı iyi değerlendiremediğin için saçını başını yolmak

demek...

Planlayanlara/hazırlıksız yakalananlara/kendini birden içinde bulanlara duyurulur.

22 Ağustos 2010 Pazar

Tatil

Cunda-Dikili-Çeşme-Marmaris,

omuzdan yukarı 20, aşağı 10 faktör güneş kremi,

yüze saçlara e vitamini kapsülleri,

bünyeye pharmaton,

nerden buldumsa yol boyunca farklı yerlerde 3 litreye yakın yayık ayran,

bol ozan,

bol redbull sugar free,

bol rus (şaka gibiler, ya da ben şaka gibiyim hala kim insan karar veremedim),

virajlı ege yollarındaki her güzel koyda durmaca,

bayırlardan ozan sabrıyla indirilip bir şekilde yarı yuvarlanarak denize ulaşmaca,

fosforlu yeşil korkunç deniz gözlüklerini takıp dipte ganimet aramaca
(deniz kabukları ya da elden bilekten kayıp giden çeşitli şaşkın insan takıları-tercihen altın)

su altında hareket eden herşeye (canlı-cansız) şaşırmaca,

en az 1 saat sonra buruş buruş parmaklarla kıyıya yol almaca (hiçbir zaman "plaj kızı" olamadım hep saçım başım karışık, yüzümde güneş lekeleri ve önceki gecenin tam temizlenememiş rimel-sim karışımı ve hiç olmaması gereken yerlerde kum!)

antik kentlerde free rehberlik yapıp ozan'ı şaşırtmaca,

8000 yıllık kentlerden birinin ortasında fransızca hocama rastlayıp şok olmaca,

ozan’a iphone maps’ten co-pilotluk yapmaca,

araba bozulunca arabayı bırakıp 2 gün yayan devam etmece,

bol ahtapot,

bol zeytinyağlı ege otu,

yemek sonrası gece çıkmadan önce 1.5 saat güzellik uykusuna yatmaca,

uyanınca tedirgin tedirgin minimum kıyafeti giyip ortama akmaca (ama daha cıbıl yüzlerce tipi görünce sevinip istanbul ortamına küfretmece),

bizim 3 günlük ekiple kafeslere girip kıvırtmaca (bilen bilir),

bol müzik bol dans,

önümüze çıkan tüm yerli yersiz insanla muhabbet kurmaca,

yerli yersiz köpek kedi kuş tavuk kurbağa at balık gibi canlılara sataşıp onları sevip sıkıp tırnaklı dişli nasibimizi almaca,

yöre merkezlerinde kalabalığın içinde bir yere konuşlanıp gelen geçen turistin-sosyetiğin kıyafet-vücut eğrisi üzerine kritik yapmaca,

sıcaktan bunalınca klimalı ortama sığınmaca,

mcdonalds’lardan kola parasına buz dolu bardak toplamaca, denk gelirse içine votka eklemece,

muğlanın tüm köylerine aşık olup çantaları adaçayı, kekik balı ve bilimum hatıra eşyasıyla doldurmaca,

mütevazi gözüken koylara inip son anda milyon dolarlık yatları görüp kıskançlıktan çatlamaca,

30 saat yorum yapıp bilimum nazarı değdirmece,

rakı balık bira şarap meze derken 3 saat yayılıp bütün ortak-ortak olmayan arkadaşların (eksiksiz) dedikodusunu yapmaca,

sadece yunan radyosunun çektiği bir ortamda nasıl geldik buralara diye kendi kendimize hava atarken tanıdıklara (hem de bebekli!) rastlayıp g.t olmaca,

pansiyonlardan birindeki 94 yaşındaki teyzeye özenmece,
pamuk elini öpmece,

4 gün üstüste aynı midyeci çocuğu bulup tepsisini tüketmece,
üstüne kumru yiyip sabah mayolara sığamamaca,

kocaman dağların feci gölgeli koylarında denizin sıcaklığına şaşırıp tesadüfen bulduğumuz bir orman şelalesinin sığ sularında donmaca,

yapışık ikiz gibi oturup omuz üstünden birbirinin gazete-dergisine sarkmaca,

galiba hayatta ilk defa 7 gün üstüste tv izlememece (ki bu normalde ölmüşüz demek)

ve daha da unuttuğum onlarca mevzu...

en süper tatil buydu dedik.

yarı ağlayıp yarı gülerek bandırma feribotu son anda yakaladık ve döndük.

yol boyunca tatil foto ve videolarına baktık şimdiden özledik.

fotoğraflar ilk fırsatta face profilde olacak.

izleyin anacığım... :)